Ali ile Ayşe

İstanbul’a gelmiş on binlerce öğrenciden bir tanesi de bizim Ali idi. Bizim Ali diyorum. Aynı topraktandık. İkimiz de Ege’li idik. Köyümüzün ismini veremeyeceğim çünkü hikayenin doğru olan ve köydeki arkadaşlar tarafından bilinmeyen çok kısmı var. Sonrasında ortalığın karışmasını istemem.

Ali Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyordu. Ben ise Marmara Üniversite’ni kazanmıştım. Son sınıfa geldiğinde iki üç arkadaşı ile Hisarüstü’nde bir eve çıktı. Son senenin keyfi ile Güney’de muhabbetler, uzun geceler; keyfini çıkartıyordu. Arada beni de çağırdıklarında iki bira, soslu fıstık muhabbete katılıyordum. Çok samimi olmasak da biraraya geldiğimizde köyden, eskilerden iki üç kelime ediyorduk.

Ali ilginç adamdı. Hayatının aşkını arama konusunda takıntıları vardı. Bir gün kendisinin karşısına hayatının aşkının çıkacağına inanıyor ve her hoşlandığı kıza o gözle bakıp ilişkide çok hızlı bir şekilde konuyu evliliğe getiriyor veya ters giden birşey olduğu anda ilişkiyi bitiriyordu.

Ali’nin bundan sonra anlatacağım hikayesinde “Nasıl ve nereden biliyorsun bu hikayeyi” diye sormayın ama çok keyifli bir devam gelmiyor. Bu yüzden okuyup okumama kararını size bırakıyorum.

Ali final haftası öncesinde geç saatlerde eve geldi. Güneyde arkadaşları ile demlenmiş ve keyifli bir gün geçirmişti. Evdeki cemaat televizyon karşısında sohbet içindeydi. İyi akşamlar diyerek odasına geçti. Şort, atlet uyku durumuna hazırdı. Yavaşça yastığa koydu kafasını. Çok rüya görmezdi Ali ama bu akşam göreceği rüya veya her neyse sarsıcı olacaktı.

Derin uyku aşamasında iken kendini ilkokulu okuduğumuz köyümüzün üstündeki tepede bir kayalık üstünde buldu. Rüya bu ya yanında da yaşlı aksakallı dede tarzında bir çoban vardı. Çoban Ali’ye bakıp “Hoşgeldin genç” dedi. Ali “Sağolasın” diye karşılık verdi. Çoban sakince bir kayanın üstüne çöktü ve gözlerini Ali’ye çevirip “Bak Ali, bu rüyada bir görevin var ve bu görev aslında senin hep merak ettiğin sorunun cevabı biraz. Köye inince eski haline geleceksin yani 9-10 yaşlarında olacaksın yine. Köyde gezinmeye başla. Köyde sadece ama sadece bir kişi seni görebilecek ve diğerleriyse göremeyecek veya yaptıklarını hissedemeyecek. O seni gören kişi; seni bu dünyada en çok ama en çok seven kişi olacak. Amma her şey bu kadar basit değil. Şu an öğlen vakti ve güneş tepede, aha bu güneş arkamızdaki kayalıktan gözükmez hale gelinceye kadar o kişiyi bulup geri dön yoksa…”. “Yoksa?” dedi Ali rüyasında. “Yoksa uyanamaz ve rüyanda yaşamaya devam edersin ta ki öbür tarafta ölünceye kadar veya burada ölünceye kadar” diye devam etti çoban.

Görevi olan rüya. Güldü Ali kendi kendine. Çok zor da değildi. Köy zaten kaç hane idi. Akrabaları, annesi, babası birisi çıkacaktı kendisini en çok seven. Ne de olsa çocukluk zamanıydı. Düşünmedi ve sorgulamadı çobanı. Rüyasıydı sonuçta. Ölecek hali yoktu ya. İndi tepeden koşar adımlarla. Arkasında tiz bir ses kulaklarını yakaladı koşarken. “Güneş batmadan geri dön yoksa uyanamazsın…”.

Köye doğru yaklaştı Ali. Yürürken fark etti bir anda eski 9 yaşındaki Ali olmuştu bedeni. Ne zaman nasıl olmuştu anlamamıştı bile. Şaşırdı ama hoşuna da gitti. Hemen sokakları geçti. Gerçekten köyde kimse fark etmiyordu onu. İlginç rüya idi. Hoşuna da gitmedi değil evlerin penceresinden bakıyor, bahçelere girip çıkıyordu kendi evine doğru giderken. Evlerine vardı sonunda. Annesi idi büyük ihtimal kendisini bu dünyada en çok sevebilecek. Daha fazla kim sevebilirdi ki? “Ana…” diye bağırdı evin önünde. Kimse çıkmadı. Kapısını açtı evin. Tek katlı deprem döneminde yapılmış klasik ama sıcak bir evdi. “Anaaaaa” diye bağırdı kapıdan. Yoktu seslenen kendisine. Odalara baktı tek tek. Anası yoktu evde. Arka kapıdan bahçelerine çıktı. 3-5 ağaç vardı bahçede. Elma, şeftali filan. Yerde de çilek vardı. Anasını gördü sonra çamaşır yıkarken leğende. İki büklüm olmuştu yine kadın. Koştu anasına doğru sarılmak için ama içinden geçti kadının. “Ana, anacım” dedi. Ama ne gören vardı ne duyan. Karşısına geçti seslendi, konuştu ama tık yoktu. Sanki yoktu kendisi. Aslında yoktu. Şaşırdı Ali. Toparlanması bir kaç dakika sürdü. Oturdu yere düşünmeye başladı. Anam değilmiş dedi beni en çok seven. Kimdi peki o zaman? Babası aklına geldi. Babası makul adamdı ama öyle gelip “oğlum, aslanım” diye sarıldığı yılda iki bilemedin üç idi. Sevdiğini göstermeyen klasik Türk erkeği modeline örnek adamdı. “Vay be adama bak, içinden beni anamdan çok seviyormuş ama göstermiyormuş, helal olsun” diye düşündü Ali. Gidip görmek için fırladı kapıdan. Kahvede olurdu babası bu saatte. Kahvede aznif oynardı büyükler. Kendisi de yeni nesilde aznif oynayabilen üç beş kişiden birisiydi.

Kahveye geldiğinde önlere baktı. Yoktu babası dışarıdaki masalarda. Tabakadan tütün saran abiler, amcalar doluydu. İçeri girdi. Babası sol köşede çayını içiyor, sarma cigarasını tüttürüyordu. “Baba” dedi. Tek kelime çıktı ağzından. Bağırmasına rağmen dönüp bakmadı ne babası ne de diğerleri. Masaya gitti. Babası domino taşlarını keyifle masaya vuruyor ve aznifde sayı üstüne sayı alıyordu. Ali seslendi, bağırdı, çağırdı. Babası da değildi onu en çok seven bu dünyada. Üzülmemişti ama şaşırmıştı. Anası değildi, babası değildi. Kimdi peki? Merak içinde çıktı kahveden. Birisi görecekti onu bir şekilde ama kimdi? Yürümeye başladı. Akrabalarını gezmeye başladı. Teyzeleri, kuzenleri, amcası… Hiçbirisi görmedi onu. Sesini duymadılar. Olay canını sıkmaya başlamıştı.  Böyle rüya mı olurdu? Aslında geri dönse uyanacak ve rüya bitecekti ama kendisini en çok seven insan bu köyde ise onu görmek için can atıyordu. Her zaman böyle rüya göremezdi.

Sokakları dolaştı. Ses çıkardı. Dikkat çekmek için abuk sabuk hareketler yaptı. İnsanların önünden geçerken tek tek seslendi hepsine. Kimse görmedi Ali’yi. Akşamüstü oluyordu artık. Dönme zamanı geliyordu. Eğer güneş batmadan çobana geri dönmezse rüyada kalacaktı ömrünün sonuna kadar.

Pes etti güneş yaklaşırken tepeye doğru. Yürümeye başladı. İçi içini yiyordu ama dönmesi de lazımdı çobana. Köyden çıktı. Toprak yolda yürümeye başladı. Dönüp dönüp köye bakıyordu. Anası, babası, akrabaları tek tek aklından geçiyordu. Atladığı kimse yoktu. Herkese uğraşmıştı. Arkadaşları, okuldakiler hepsine görmüştü. Yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı ama yok görmemişti kimse onu. Yapacak bir şey yoktu. Yürümeye devam etti tepeye doğru. Ta ki sol tarafından “Ali” diye bir ses gelinceye kadar. 4-5 kız çocuğu yürüdüğü yolun sol tarafında bir şeyler oynuyorlardı. Aralarında bir kız çocuğu; 8 yaşında, saçları iki tarafa örgülü bir kız çocuğu tekrar “Ali…” diye bağırdı.

Ali dondu kaldı. Kıza baktı. Kız ona gülümsüyerek yaklaştı. “Ali nereye gidiyorsun?” dedi. Ali bir anda büyük bir uyanış yaşamış gibi sarsıldı. Hatırlamıştı Ayşe’yi. Kendisinden bir yaş küçük, okulun sevimli kızlarından birisiydi. Dikkatini çekmemişti rüyasına kadar. 3 üstteki evdeki Ayşegül ablanın kızıydı. Ayşe’miydi kendisini en çok seven bu dünyada? Ayşe’ye döndü, baktı kaldı. Birşey diyecekti ama aklına birşey gelmedi. Ne diyecekti ki? “Bu bir rüya, ben bilemedim senin beni çok sevdiğini özür dilerim” mi diyecekti? “Ben aslında büyüdüm okuyorum gel seni de götüreyim mi?” diyecekti. Saçma sapan bir durumdu. Bu arada güneş batmak üzere tepeye dokunuyordu. Az zaman kalmıştı. Ayşe sessizce tuttu Ali’nin elini. Sadece bakıyordu Ali’ye. Ali’de ona. Öyle kaldılar bir kaç dakika…

Ali bir anda gülümsedi, heyecanla ayağa kalktı. Hemen çobana gidecek, uyanacak ve diğer tarafa geçip Ayşe’yi bulacaktı. Ne de olsa onu en çok ama en çok seven insan Ayşe idi. Kafası rahatlamıştı. Ayşe’nin ellerini bıraktı ve gülümsedi. “Bulacağım seni merak etme Ayşe” dedi. Koşmaya başladı tepeye doğru. 1-2-10 adım derken bir anda dizlerinin üstüne düşüverdi. Çobana baktı sırtını Ayşe’ye dönük. Çoban bekliyordu sakin bir şekilde. Gidemedi bir adım daha. Arkasına baktı. Ayşe öyle ona bakıyordu mahsun bir şekilde. Ayağa kalktı, geri döndü ve Ayşe’ye doğru yürümeye başladı. Çoban adım adım arkasında kalıyordu. Ali yavaş yavaş yürüyordu, artık belliydi güneşin batışına yetişmeyeceği. Ama belli ki bir sebebi vardı bu kararlığının. Ayşe onbir oniki yaşında ölmüştü köyde iken. Sebebini hatırlayamadı ama ateşlenmiş ve kurtaramamışlardı. Dönse bile gerçek hayatta yoktu Ayşe. O zaman neye yarardı ki uyanması. Kimi severse sevsin Ayşe’den daha fazla seven birisi olamayacaktı. O zaman Ayşe’yi görebileceği tek yer bu rüya idi hem de uyanmama hakkı vardı. Bu hakkını kullandı Ali. Ayşe’ye geri döndü ve sarıldı. Bir çocuğun saf, naif sevgisinden daha büyük ne olabilirdi zaten.

Çoban sessizce arkasını döndü. Yüzünde ne bir endişe ne de ısrarcı bir ifade vardı. Basit bir çobandı sonuçta. Rüyadaki görevi sona ermişti. Ertesi sabah arkadaşları Ali’yi uyandırmak için odaya girdiler ama başarılı olamadılar. Derin, çok derin bir uykudaydı Ali. Bitkisel hayat mı dersiniz koma mı dersiniz bilinmez ama aslında vücut faaliyetlerinin tümü devam ediyor ama bir türlü uyanmıyordu. Ailesine haber verdiler. Ambulans çağırdılar. Hastaneye kaldırıldı. Tomografiler, testler hiçbirşey çıkmadı. Daha önceki hiç bir hastalığa benzemiyordu. Zaten hasta değildi Ali ama bunu bilen tek kendisiydi. Beyin ölümü yoktu. Yaşattılar Ali’yi belki uyanır diye. Annesi, babası bekledi başında. Günlerce, haftalarca, aylarca beklediler. Belki uyanır, geri döner diye. Tıbbi imkanların el verdiği şekilde hayatta tuttular.

2,5 yıl sonra Ali son nefesini verdi hastanede. Kendi isteği ile son verdi hayatına. 2,5 yıl Ayşe ile mutlu bir hayat sürdü Ali. Ayşe ölünce rüya veya diğer taraftaki hayatında o da son verdi kendi hayatına rüyasında. Ali için rüyasında Ayşe ile geçireceği 2,5 yıl gerçek hayatta yaşayacağı onlarca yıla bedeldi. Kimse anlamadı niye uyanmadığını ve niye öldüğünde yüzünde bir gülümseme olduğunu.

Korhan ERCIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın