Arşiv: 'Efrasiyab'

Pazar(tesi)

Yine buhranlı bir Pazar…

Hava da en az benim kadar arafta… Gürleyip yağmur olarak yağsam mı? Yoksa açıp insanların içini ısıtsam mı diye kararsız ve puslu…

Bu kararsızlığının alçak ve yüksek basınç dengesizliklerine yansıyan çıktısı olan rüzgar da; asice, ne yaptığını bilmeden bir oraya bir buraya gidiyor, hem insanların sıkıntılarını hem de sonbaharın kışa karşı son direnişini simgeleyen yaprakları silip süpürüyor.

Yalın tatil ortamlarında geçirdiğimiz, kelimelerin yetersiz kalacağı o tarifsiz anlardan sonra yine esaretin zincirini boynumuza takmak üzere yollara koyulduk.

Metropoller; biz, boynu zincirli köleleri, üstün çekim kuvvetleriyle mıknatıs gibi çekiyor. Çekerken de kulağımıza: “Hadi kardeşim yürrrü, yarın iş başı yapacaz. Daha eve gidecez, banyo yapacaz… Kıyafetler ayarlanacak. Toplantı notlarını gözden geçirecen, okuman gereken raporları unutma vs.. ” şeklinde fısıldıyor.

Bütün güzel tatil anıları, yola çıktığımız dakikalardan itibaren bu insafsız fısıltılarla tüketiliyor…

Halbuki onları bir dahaki tatile kadar saklamak için, hissiyat cüzdanımın en derin ceplerine itina ile yerleştirmiştim. Ancak, metropollerin evrensel çekim kuvvetinin modern temsilcileri olan kitlenmiş otobanlar, uzun feribot kuyrukları, sinyalsiz şerit değiştiren terliksi hayvanlar, vb. benim güzel tatil anılarımı çoktan tüketmeye başlamıştı bile.

Tam rahatlamıştım, huzur bulmuştum derken, huzurumun ırzına geçmek için bir grup tecavüzcü peydahlanmıştı, zihnimde…

Bir yandan bu huzur tecavüzcülerini düşünürken bir yandan da ertesi günü düşünüyordum. Yine maskelerimizi takacak, ertesi sabaha Berk Beyler, İdil Hanımlar olarak uyanıp, sabah kahvaltımızı ucuz yağlı bir poğaça ile ikame edip, iş tanımlarımızın evrensel gerekliliklerini yerine getirmeye başlayacağımızı düşünüyordum.

Yine Pazartesi sabahı…

Saat 06.00…

Çalan alarm mutluluk evreninden gerçeklik evrenine bir geçit rölü oynuyor. Olayı paralel evrenler ile daha kompleks bir hale getirmeden kalkıyorum…

Tuvalet süreci, sabah kalkma ritüelleri arasında global olarak vazgeçilmezliğini koruyor.

Metropollerde, sabah kalkma ritüellerinde önemli bir yer tutan tuvalet sürecinde foursquarede sağa sola check-in olanlara rastlanıyor.

Kıl büyütme, yönetme özgürlüğünü elinden alan traş seramonisi akabinde ciltler kadar ruhlar da tahriş oluyor.

Halet-i ruhiye müsait ise kıyafetler akşamdan özenle seçmiş, gerekli kombinasyonlar gerçekleştirilmiş  giyilmeye hazır bir durumda bekliyorlar. Ancak halet-i ruhiye müsait değilse, sabahın köründe, kör ışıkta kombin yapma çabası gerçekten acı verici bir süreç. Kör ışıkta yapılan kombin, daha önce edinilmiş pratik deneyimlerden yola çıkılarak hızlı ve özensizce yapılıyor. Bu ceketle hep bu pantalonu giyerim. Bu ceket ve pantalonu giydiğimde şu kravatı ve bu kemeri takarım. Ayakkabım da şu olur. Ortam uygunsa bu mendil de gider…  Hazır kıyafet kütüphanelerimizden devşirdiğimiz günlük kombinler,  tembellik ve salaklık iç eleştirileri ile birleşince o günü bize  rezil edebiliyorlar.

Çanta hazırlama sürecinde bilgisayar her zamanki gibi kral tahtına otururken, defter, kalemlik, telefonlar, anahtarlar çantada kendileri için önceden hazırlanmış yerlerini alıyorlar.

Saç baş derlenip toplanıyor, mümkünse el yüz ve başın ilgili kremlerle günlük münasebeti sağlanıyor.

Yaş ilerledi düzenli yutulması gereken haplar var. Aç karnına alınması gereken haplar alınıyor, kahvaltı masası ile uzaktan keşişilip kendisine bir daha görüşmemek üzere veda ediliyor. Kimisi kahvaltısız yapamaz, ancak benim gibiler de kahvaltı ile kalkar kalkmaz yüzleşmek istemiyor. Vücut uyanma sürecini tamamlayıp acıkma emarelerini göstermeye başladığında kahvaltı ihtiyacı hasıl oluyor.

Ayakkabıların son durumu nasıl? Boya ihtiyaçlarından bahsettiler mi? Bahsetmişlerse onları üzmemek gerek. Zaten bütün gün saçma sapan yollar ile uğraşıyorlar, temiz olmak onların da hakkı. Ayakkabılara da hakkını verdikten sonra ver elini sokak…

Servis bekleme mekanına doğru ilerliyoruz. Servis bekleme mekanında herkesin servis beklediğini görmek, aynı saatte aynı insanları aynı haraketleri yaparken görmek adeta zamanı durduran bir aktivite oluyor. Geç kalıp kalmadığımı yanda servis bekleyen sürekli rengarenk giyinen öğretmen ablamızdan anlıyorum. Onlar servisine biniyorlar üzerine bizim 5 dakikamız daha kalıyor. Herkes birbiri ile selamlaşıyor. Nazik ve samimi bir ortam.

Servis gelince herkes temkinli, emin ve hızlı adımlarla servise doğru yöneliyor. Hafif bir yer kapma çabası yok değil, ama nezaketten kimse bu hevesini belli etmemeye çalışıyor. Bazılarının yeri belli. Bazıları yeni gelmiş, bir yer belleme çabasında… Bazıları iki kişilik koltukta yalnız başına oturuyor, yeni biri binerken diğer tarafa dönerek çantası, ceketi, paltosu vs ile ilgileniyor. Yeni binen kişi müsait mi demediği sürece bu aktivite devam ediyor. Peki ya müsait mi denilirse? O zaman istemeyerek de olsa yana doğru kayılıyor, nefes veren bir tonlama ile buyrunnn deniyor. Servis yaz aylarında sıcak kış aylarında soğuk. Servis şöförü nedense klimayı açmayı kendine zul olarak görüyor. Yolculardan biri yüksek sesle klima konusunu gündeme getirince üfleye püfleye klima açılıyor, hemen herkes klimayı kendine göre ayarlama operasyonuna geçiyor.

Yol esnasında uyumayı tercih edenler çoğunlukta, kibar bay ve bayanların uyurken ağızlarının aldığı şekiller bireysel marka yönetimleri açısından büyük bir handikap oluşturuyor. Uyumayı tercih etmeyenler genelde radyo dinliyorlar (haberler, musiki, slow müzik vs) daha azınlıkta kalanlar ise kitap okuyanlar. İşin özünde  sorsanız herkes kitap okuyor ama malesef çantadaki kitaplar uyku karşısında dirençsiz kalıyorlar.

İş yerine gelince önemli ritüellerden biri (ya da gelmeden önce) kahvaltılık birşeyler almak. Genelde simit, açma, poğaça, kepekli sandviç tercih ediliyor. Börek alanlar azınlıkta. Alınan kahvaltılıklarla asansör sırası süreci başlıyor. Selamlaşmalar, kahvaltı davetleri, öğle yemeği davetleri, işler hakkında statü alma eylemleri asansör sıralarının vazgeçilmezleri arasında yerini alıyor.

Herkes yerlerine yerleşiyor. Farklı farklı kahvaltı timleri bir araya gelerek ortak kahvaltı sürecini deneyimliyorlar. Kahvaltı esnasında bazıları diğerlerine hizmet, bazıları da salt yiyici olarak görevlerini ifa ediyorlar. Hizmetkarlar, kahvaltı için gerekli hazırlıkları temin edip (tabak, çay, çatal, peçete, ekstra sandalye vs) salt yiyicilerin değerli geribildirimlerini dinliyorlar. (peynir eksik, peçete yok, olm bu simit bayat vs)

Kısa süren kahvaltı süreçleri günün ilk toplantısından önce yapılması gereken hazırlıklardan dolayı sonlanıyor. Herkes yerlerine… Kabaca maillere pozisyon bazlı olarak bakılıyor. Önce amirimden ve üzerinden gelen mailler,  sonra “to” da bana gelenler, bir ara müsait olduğumda da “cc” yer aldığım mailler.

Toplantı hazırlıkları tamamlanıyor, şık bir defter, şık bir kalem, şık bir kartvizitlik, dik bir yürüyüş…

Yüzyüze veya mail ortamında karşılıklı halledemediğimiz kaotik tüm süreçlerin er meydanı… Mesai doldurma platformları… Çok iş yaptığını, ne kadar meşgul olduğunu gösterebildiğin yegane aksiyonlar… Farklı departmanlardan, şirket dışındaki farklı firmalardan insanlarla sosyalleşme imkanı… Kendini ifade etme, ne kadar iyi ne kadar yetkin bir insan olduğunu gösterme ortamı… Toplantılar!… Ve gerçek mesai başlıyor….

Tarihsel Şahsiyetlerin Sıradışı Özellikleri

Yaklaşık bir aydır elimde dolanan ve henüz bitirebildiğim ve keyif aldığım bir kitaptan çıkardığım notları paylaşmak istedim.

Kitabımız,  NTV Yayınları’ndan, John Lloyd ve John Mitchinson tarafından yazılmış , Nurettin Elhüseyni tarafından İngilizce’den Türkçe’ye çevrilmiş:  Nasıl Bilirsiniz? (447 sayfa)

NTV Yayınları Türkiye’de önemli bir eksiklik olan popüler kültür referans kitap yarasına derman oldu. Kendilerini tebrik ediyorum. Bu konuda emeği geçen Sevgili Dostum M. Serdar Kuzuloğlu‘na da ayrıca teşekkür etmek istiyorum.

Nasıl Bilirsiniz? Tarihsel şahsiyetlerin sıradışı özelliklerini belli bir kategorizasyona göre sunuyor. Bu kategorizasyon bence kitabın en büyük alamet-i farikası.

Kitabı olurken aldığım rassal notlar aşağıdaki gibidir:

Leonardo da Vinci: Gayrimeşru Dahi


  • İtalya’nın küçük bir dağ kasabasındaki bir noterin gayrimeşru oğlu, annesi Caterina ise bir Arap köle
  • Gayrimeşru olması Leonardo’yu üniversiteye girme ya da hekimlik ya da avukatlık gibi saygın mesleklerden birini edinme şansından mahrum bıraktı.
  • Tank, paraşüt, hendek açmaya yönelik vinç, banyo için sıcak ve soğuk suyun birlikte aktığı musluk, katlanır mobilya, dalgıç tüpü, otomatik davul, otomatik açılıp kapanan kapılar, spagetti pişirme aleti, bıçak bileme aleti, yumurta dilimleme aleti, sarımsak ezme aleti gibi şeyleri Da Vinci’nin zekasına  borçluyuz.
  • Ağaç halkalarını sayma yoluyla ağaç yaşının bulunabileceğinin farkına varan ilk kişi oldu.
  • Gökyüzünün neden mavi olduğunu Lord Rayleigh’nin moleküler saçılmayı bulmasından 300 yıl önce açıklayabildi.
  • Tuttuğu notların tamamını tersten yazıyordu. Tuttuğu notlar ayna yardımı ile okunuyordu.
  • Hiç kimsenin olmadığı bir dönemde vejetaryendi.
  • Matematikte çok kötüydü, temel geometriyi ancak öğrenebildi ve aritmetik hesapları çoğu kez yanlıştı.

Sigmund Freud: Çenesi Olmayan Psikanalist


  • Daha iki buçuk yaşındayken annesini bir tren kompartımanında çıplak görmek Freud’un libidosunu uyandırdı ve o andan itibaren tren yolculuğuna karşı ömrü boyunca sürecek bir dehşet duymaya başladı.
  • Otuz yaşında evlenene kadar bekaretini korudu.
  • Otuz yaşında tutulduğu ilk kişi arkadaşlarından birinin annesiydi.
  • Günde yirmi adet puro içiyordu. Ağız kanserine yakalandı. Izdırap verici 30 ameliyat geçirdi, bütün üst çenesi  ile damağının sağ tarafı alındı; yemek yemesi konuşabilmesi için ağızına uygun bir plaka takıldı.
  • II. Dünya savaşının başlamasından üç hafta sonra öldü.

Isaac Newton: Ieova Sanctus Unus


  • Newton on yedi yaşındaydı. Zor durumdaki annesi toprağı sürmesi için onu okuldan aldı.
  • Gözlerini çayırlara dikerek geçirdiği iki yılda Newton’un başına tam olarak ne geldiği hala bir gizem olarak duruyor. Saplantılı kişiliği Asperger sendromu gibi hafif bir otizm geçirmiş olabileceği kanısını uyandırıyor.
  • Bu doğru olsun olmasın Newton kesinlikle tuhaftı
  • Sıklıkla yemek yemeyi unutur ve aklına geldiğinde de çalışma masasının başına dikilerek yerdi.
  • Kimi zaman laboratuvarında ateşi söndürmeksizin altı hafta aralıksız çalıştığı olurdu.
  • Paranoyaklığı ile ünlüydü. Yanında çalışanların dürüstlüğünü sınamak için pencere kenarında altın parayla dolu bir kutu bulundururdu.
  • Cinsel ilişkiye hiç girmeden öldüğü neredeyse kesindir.
  • Newton’un gizli bir ikinci yaşamı daha vardı. Simya ve büyü ile hayli ilgiliydi. Kütüphanesindeki 270 kitabın yarısından fazlası simya, mistisizm ve büyüyle ilgiliydi.

Salvador Dali: Annesinin Portresine Tüküren Ressam


  • Saygın bir avukat ve katı bir disiplin meraklısı olan babasını inadına kızdırıp cezalandırmaya yöneldi. Sekiz yaşına kadar kasıtlı olarak yatağını ıslattı ve evin her tarafına dışkılayarak, ömür boyu sürecek bir pislik saplantısı edindi.
  • Aslında gayet düzgün yazabilmesine rağmen babasını daha da kudurtmak için okunmaz bir el yazısı geliştirdi.
  • Dali, annesinin ölümünü hayatında yediği en büyük darbe olarak niteleyecekti. Ancak “Bazen Annemin Portresine Zevkle Tükürürüm” ifadesi de kendisine aitti. Bu ifade Dali ile babası arasındaki ilişkiyi koparttı.
  • Babası ile bir kavgaları sonrasında Dali, sperm dolu bir kaputu babasına uzatarak “Al şunu artık sana hiçbir borcum yok” dedi.
  • Mastürbasyon müptelasıydı.
  • Eşini başka erkeklere sunmak daha çok tercih ettiği bir şeydi.

Epikür: Böbrek Taşlarından Müzdarip Filozof


  • Gamsızlığı ile tanınırdı.
  • Ana fikri: Acıdan kurtulmanın yolu korkudan arınmaktır. Kaybetme korkusu, açığa çıkma korkusu ve en kötüsü de ölüm korkusu.
  • Köleler ve kadınlar için eşit hakları savunan ve herkese parasız eğitimi öneren ilk kişi idi.
  • “Zararı asgariye indirirsen, mutluluğu azamiye çıkarırsın” derdi.
  • Birçok Romalı öğrencisinin mezar taşında yer alan Latince Non, fui, fui, non sum, non curo (Yoktum, varım, olmayacağım, umrumda değil) hümanistlerin cenaze törenlerinde sıklıkla kullanılır.
  • “Bir adamı mutlu etmek istiyorsan, onu daha zenginleştirmek yerine arzularından arındır.” derdi.

Benjamin Franklin: On Parmağında On Marifet


  • Vejetaryenlik, kardeşçe sevgi, böbrek taşları, Asla Amerikan Başkanı olmamış Amerikan Başkanı, Benjamin Franklin’in etiket bulutunu oluşturuyor.
  • Amerika’nın
    • ilk halk kütüphanesini kurdu.
    • ilk sivil itfayesini kurdu.
    • ilk yangın sigorta planını yaptı.
    • ilk halk hastanesini açtı.
    • ilk kent sokak aydınlanmasını gerçekleştirdi.
  • Pennsylvania Üniversitesi’ni kurdu.
  • Aynı zamanda önemli bir mucit olan Franklin’in icatları arasında, paratoner, odyometre (kilometre sayacı), kütük yakılan ev sobası, yüksek raflardaki kitapları almaya yarayan bir uzatma kolu, yirmi dört saatlik kadranlı bir duvar saati, yelpaze takılı sallanan sandalye, cam armonika, çift odaklı mercek yer almaktadır.
  • Cornwall’daki Famouth limanından çıkan posta vapurlarının New York’a varmasının Londra’dan denize açılan tüccar gemilerine oranla iki hafta fazla sürmesi kafasını kurcalayan bir konuydu. Gizemi çözmek için doğrudan yaklaşım yolunu tuttu ve bir Nantucket balina gemisi kaptanı olan kuzeni Timothy’yi akşam yemeğine davet etti. Balina avcılarının ve tüccarların sakındığı, ama posta vapurlarının içine daldığı azgın bir okyanus akıntısı olduğunu öğrenince, tecrübeli gemicilerden oluşan bir grubu akıntının haritasını çıkarmakla görevlendirdi ve akıntıya Gulf Stream adını verdi.
  • ABD’nin dünyada iki süper güç olan, Fransa ve Büyük Britanya tarafından tanınmasını sağladı.

Cengiz Han: Mezarının Yerini Sadece Dişi Bir Deve Biliyor


  • Dünyanın şimdiye kadar gördüğü en büyük imparatorluğun başıydı.
  • İskender’in kurduğu imparatorluğun 4 katı ve Roma yönetimindeki toprakların 2 katı idi.
  • Cengiz Han bu toprakları yoktan başlayarak 20 yıl içinde elde etti.
  • Çok genç yaşta evlendi. Kısa bir süre sonra karısı Börte vahşi Merkit kabilesince kaçırıldı ve tecavüze uğradı. Karısını geri aldılar ve döndüğünde bir oğlan çocuk doğurdu.
  • 42 yaşında tahta geçti.
  • Yam olarak bilinen hızlı bir haberleşme sistemi kurdu. Bir tür Asya atlı postası gibi işleyen bu sistem 225 km aralıklarla bütün imparatorluğu saran, insanlı ikmal konaklarından oluşan bir zincirdi.
  • Bir Moğol ordusu günde 150 km den fazla yolu rahatlıkla alırdı. Süvariler yemeklerini hareket halinde yer ve hatta dört nala giderken ayağa dikilip hacet giderirlerdi.
  • Moğollar genellikle büyük bir kenti kuşatmak yerine düşman ordusunu pusuya düşürüp savaş alanında yok etmeye çalışırlardı; ama kente girileceği zaman hem acımasız hem de son derece özgün yöntemlere başvururlardı.
  • Önce savunmasız küçük yerel kasabalar alınır ve buradan kaçanlar kente doğru sürülürdü, böylece yaşam alanları ve gıda kaynakları baskı altına alınırdı. Ardından çevredeki akarsuların çığırları değiştirilerek kentin su kaynağı kesilirdi.  Son derece etkili olan Moğol mancınıkları bazen veba kurbanlarının cesetlerini kent surlarından içeriye atardı. Biyolojik silahların ilk örneklerinden biriydi bu. Kentin teslim olması halinde, erkeklerin hepsi öldürülürdü, ama geri kalanlar kurtulurdu.
  • Marco Polo’ya göre Cengiz Han’ın öldürdüğü insan sayısı 20bin in üzerindeydi.
  • Orta Asya’nın şimdiki erkek nüfusunun yüzde 8′inin doğrudan Cengiz Han’ın soyundan geldiği saptanmıştır.

John Harvey Kellog: Mısır Gevreğinin Mucidi


  • Dr. John Harvey Kellogg’un basit bir sloganı vardı: “Maymun ne yiyorsa onu yiyin, yani aşırıya kaçmadan sade yiyeceklerle yetinin”
  • Doksan iki yaşına varmak üzereyken öldüğünde hala bakirdi.
  • Uzun süren deneylerden sonra mısır gevreğini buldu
  • Sigaraya kampanya açan ilk doktorlardan biriydi.

Henry Ford: Sağlıklı Beslenen Fabrikatör


  • Yetmiş beş yaşında bile hala amuda kalkabilecek durumdaydı.
  • Ellili yaşlarının sonlarında havaya sıçrayıp şömine rafındaki bir puroyu aşağı indirerek arkadaşlarını hayrete düşürmüştü.
  • Vücudun soğuk içilen suyu ısıtmak için enerji harcadığı inancıyla her zaman ılık su içerdi.
  • St. Clair Gölü’nde 999 adı verilen bir arabayla saatte 146 km ile dünya kara ulaşım hız rekorunu bizzat kırdı.

Nikola Tesla : 20. Yüzyılı Oluşturan Adam

  • Bazılarının dünya teknolojisini modernleştirmek üzere Venüs’ten gönderildiğine inandığı Sırp Mühendis, Nikola Tesla idi.
  • Günümüzün bütün elektrik şebekelerinin temelinde yatan dalgalı akım sistemini geliştirmesinden dolayı “elektriğin koruyucu azizi” lakabı takıldı.
  • Elektromanyetik, robot bilimi, uzaktan kumanda, radar, balistik, ve nükleer fizik alanındaki buluşlarıyla 700 den fazla patent aldı.
  • Bize radyoyu, x ışını tüplerini ve fluoresan ışını veren Tesla bobinini icat etti.
  • Üniversite yıllarında boş zamanlarına kendi kendine beş dil öğrendi.
  • Geceleri iki üç saatten az uyurdu.
  • Westinghouse ve Tesla, 1898′de dünyanın ilk hidroelektrik santralini kurdular.
  • Wilhelm Roentgen’den üç yıl önce x ışınlarını buldu ve biyolojik risklerine dikkat çekti.
  • Marconi’den iki yıl önce telsiz dalga aktarıcısını geliştirdi, telsiz kumandasını icat edip patentini aldı.

Acil Yıldırım Seansı

Kuru öksürük, yüksek ateş ve halsizlik kesişiminden zayıflamış  gaz, debriyaj, fren optimizasyon kabiliyetine rağmen acile varıyorum. Acilin önünde bekleyen insanlar var. Ramazan etkisi olduğunu düşünüyorum.

Arabayı acil kapısına yanaştırıyorum ve kahyadan numara alıp anahtarı teslim ediyorum. Kahya bir taraftan acile gelenlerin acaba nesi var tahmin oyunu oynarken bir taraftan da ulan bu herif acaba bahşiş verir mi sorusunun cevabını arıyor.

İçeriye girildiğinde  her iş yerinde olan çalışanlar, daha çok çalışanlar, yatanlar segmentasyonları kolaylıkla hissedilebiliyor.

Ortada bir acil doktoru gözüme çarpıyor  bütün ilgi O’ nun üzerinde… Adeta bir kahraman… Herkes O’ndan birşeyler talep ediyor. Her dediği yazılıyor, not alınıyor. Hastalar O’nun ağızına umutla bakıyorlar. O da tüm bu ilginin farkında. Yürürken adımlarına, konuşurken ifadelerine, yüz mimiklerine, saç stiline, giydiği modern spor ayakkabıya,  hatta steteskopunu boynuna nasıl astığına bile dikkat ediyor. Çünkü O bir imaj yönetiyor. Aldığı eğitim, gördüğü ilgi ve alaka, bunu zorunlu hale getiriyor.

Acil doktorunun konuşurken bazı harflere yaptığı vurgulardan uzun süreden beri üzerine çalıştığı bir doğu aksanı olduğu anlaşılıyor. Alt dudağının hemen altından üst çene kemiğine kadar inen bölgede oluşturmuş olduğu üçgen  sakalı, rahatsız olduğu hissedilen esmer tenini, bronz ten olarak yorumlatma imkanı sağlıyor.

Hemşirelerden biri beni kapalı bir kabine alıyor. Kabin de hem klima soğukluğu hem de tıbbi cihaz ve donanımların  ruhsuzluğu var.

Doktoru beklerken hemşire ateşimi ve tansiyonumu ölçüyor. Ölçüm esnasında duygularını gizleyemiyor. Hemşirenin yüzündeki endişe beni de geriyor.

Doktorumuz kabin perdesini hızlıca açarak içeri giriyor. Kibar bir şekilde neyim olduğunu soruyor. Anlatıyorum. Ama beni ne kadar dinlediğinden çok emin değilim.

Hızlıca gole gidip yerini kesinleştirmek isteyen A Takıma henüz çıkmış  yeni yetme santrfor gibi kendisi gole götürecek kelimelerin ağzımdan dökülmesini bekliyor. Yüksek Ateş, kuru öksürük, halsizlik kanımca bu kelimeler kendisine yetiyor. Kelimelerden hemen güzel bir kombinasyon yapıp,  boğazımı kontrol ediyor.

Doktor kontrolünü gerçekleştirirken ortamdaki ses düzeyini anlamlı bir seviye domine eden bağrışmalar duyuluyor. Çatlamış bir bayan sesi; eşine yıldırım çarptığını ve kendisinin acil yardıma ihtiyacı olduğunu haykırıyor. Daha sonra adının Melahat olduğunu öğreneceğim bu bayanın sesine vokal yapan birkaç farklı tonda bayan sesi daha duyuluyor. Ortamdaki  bağırışmaların düzeyi doktorumuzu da etkiliyor  ve benden müsaade isteyerek yıldırım deneyimine yöneliyor. Doktorun gidişinden istifade ben de, bekleme sürelerini kısaltan foursquare check in oynaşmalarına yöneliyorum.

Hastayı yanımdaki kabine aldılar, dolayısıyla tüm konuşmaları net bir şekilde duyabiliyorum. Hastanın adı Remzi ve yaşı 32. Remzi, anlayabildiğim kadarıyla çok uluslu bir şirkette makam şoförü.

Remzi’nin eşi Melahat, Remzi hakkında bilgiler verirken ben de olayın nasıl gerçekleştiğini merak ediyorum.

Merakım sonucunda rasyonel sonuçlar elde edebilmek adına, yıldırımlar hakkında ne bildiğimi bir taraftan düşünmeye başlamıştım bile.

Hatırladığım kadarıyla dünyada saniyede 100, bir günde 8 milyon civarında yıldırım oluşuyordu. Yıldırım kurbanlarını daha çok tarlada çalışırken, ata binerken, bisiklet sürerken, dağa tırmanırken, balık tutarken, ağaç altında dururken, çobanlık yaparken, banyodayken, yüzerken yakalıyordu.

Peki Remzi ile yıldırım nasıl kesişmişlerdi?

Melahat’in ağzından olayın detayları gelmeye başlamıştı. Bir taraftan ben de etraftaki muhitlere check in oluyordum.

Remzi’nin küçük yaştan beri yağmurlu ve kapalı havalarda  denize girmek gibi bir hobisi varmış.  O akşamüstü havanın kapadığı ve yağmur bulutlarının adeta koştururcasına hızla ilerlediğini gören Remzi bu deneyimi ıskalamamak adına denize girmeye karar vermiş.  Melahat’in tüm ısrarlarına rağmen karısını dinlemeyen Remzi denize girmiş.

Deniz, karanlık…

Rüzgar,  yazın  sıcaklarının  izini bırakmamaya yemin etmiş adeta.

İskele psikolojik sınırını aştıktan sonra duba halkalara gelen Remzi, duba halkaları kıçının altına alıp denizde oturmaya, gelen dalgalara karşı kendince geliştirdiği taktiklerle karşı koymaya başlamış.

Dalgalarla oynaşırken arkasında fark edilecek düzeyde bir ışık kümesi hissetmiş.  Bu ışık kümesinin  bir şimşek olduğunu düşünerek çok fazla kaale almamış ancak ışık kümesinin  sürekliliği Remzi’nin ilgisini çekmeyi başarmış. Arkasını dönen ve açıklara doğru bakan Remzi, ışık kümesinin sürekliliği karşısında etkilenmiş ve ne olduğu hakkında fikir yürütmeye başlamış. Sonunda üretecek fikir kalmayınca ışık kümesine doğru yüzmeye başlamış. Kulaçlarını temkinli kullanmasına rağmen belli bir süre sonra yorgunluk ve korku hissi, merak hissini bastırmaya başlamış.

Tam; döneyim mi?  Kalayım mı?  Biraz daha gideyim mi ? Sorularından birini seçip cevaplayacak iken vücuduna çok şiddetli ve gözlerini kamaştıran bir darbe almış.

Darbenin etkisi ile kısa bir baygınlık geçirmiş. Su üzerinde ayıldığında hatırlayabildiği tek şey keskin yanık deri kokusuymuş. Daha sonrasında bu çarpmayı sahilden görenlerin tekneli yardımı ile karaya çıkarılmış ve hastaneye getirilmiş. Vücudundaki yanıkların şiddetli acılarına,  büyük ağrı kesiciler eşlik etmiş.

Melahat bunları anlatırken zaman zaman ağlamaya başlıyor, zaman zaman ağlarken katılıyor sessizlik oluyor. Kendini toparladığında yeniden aynı duygu yoğunluğu ile devam ediyordu.

Doktor bu kadar ağır bir mevzu karşısında hızla gole gidemedi, gitmeyi de düşündüğünü zannetmiyorum. Ortada ağır yaralı bir durum var. Doğru analiz, doğru aksiyonlar gerekiyor. Doktor ilk teşhisi yapıp, devamı için gerekli talimatları verdikten sonra yanıma geldi. Sanki üzerinden kamyon geçmiş gibidiydi. İmajinal hali gitmiş kendisi gözüküyordu. Daha önce sormuş olduğu soruları sakin sakin tekrar sordu ben de cevapladım.

Bana bir reçete yazdı. Ama reçeteyi yazarken bile Remzi’nin ışık olayını düşündüğü her halinden belli idi.  Artık ışığımı, yoksa ne yapacağını mı düşünüyordu bilmiyorum, ama ben sağlık sigortası onay vs gibi post-modern toplumumuzun yeni bürokratik süreçlerini tamamladıktan sonra kahyanın beklentisini yerine getirmek üzere yola koyuldum. Arabanın burnunu düzelten, camlarını silen kahya bahşişini almıştı. Benim de aklım bu hastanenin major u olabilmek için kaç check in e ihtiyacım olduğu sorusunda kalmıştı.

Kültür’e Dair II

Modernler hep birbirine benzer.

Modern şehirler, modern alış veriş merkezleri  bu yüzden aynı üretim bandından çıkmış gibidir.

Bir marka da öyledir.  Markaların üretim sürecinde  birçok kişinin (tasarımcılar, uygulamacılas vs) emeği vardır.

Bir marka, bir kişiden ziyade ortaklaşa bir çabanın ürünüdür; markalaşıldıktan sonra da seri üretime geçilir. Siz A markasını kullanırsınız, arkadaşınız da kullanır. İki A kullanan arasında bir eşitlik peyda olur. Bu sözde eşitlik, insan arasında sanal bir memnuniyete yol açar.

Bahsi geçen süreç bir nevi tektipleşme sürecidir. Hem tek tipleşme, hem de bir markayı ele geçirmiş olmanın, diğeri ile aynı seviyeye ulaşmış olmanın verdiği aldatıcı rahatlama hissi, tüketim toplumundaki tipik bir eğilimdir.

Dolayısıyla marka yapılır, sunulur, moda olur, satılır, sonra tekrar yerini başka bir yere bırakır. Bir müddet sonra biter. Ama imza hiçbir zaman kendini satmaz.  O bir varlık meselesidir.

Kaynak: Kutlu, Mustafa; “Türkiye Söyleşileri 2: Kültür”, Eylül 2007, Küre Yayınları

Bir Kulüpten Fazlası…

Turkish Airlines, Barcelona

Hikâye, İsviçreli spor düşkünü genç Hans-Max Gamper’in, Emili amcasını ziyaret etmek amacıyla Barselona’ya gelmesiyle başladı. Şehre öyle tutuldu ki, geçici ziyaret kalıcı iskâna dönüştü.

Muhasebecilikle geçimini sağlıyor, İsviçre gazetelerine uzak diyardan spor muhabirliği yapıyordu.

Mahallî Los Deportes gazetesine verdiği bir ilânda, meraklıları, bir kulüp çatısı altında ‘örgütlenerek’ futbol oynamaya davet etti. Daveti karşılık buldu. Öncülüğünde, 29 Kasım 1899’da FC Barcelona kuruldu.

İsviçreli Hans-Max, gurbeti sıla etmiş, artık ‘Joan’ diye bilinir olmuştu; futbolcusu olarak 100’den fazla gol attığı, 5 dönem başkanlığını yaptığı FC Barcelona’nın, adına 1966’dan bu yana turnuva düzenlenen efsane kurucusu, Joan Gamper.

‘El Caudillo’dan en çok çekenler belki de Katalanlar oldu.

1932’de Cumhuriyetçi Sol Parti önderliğinde kazandıkları özerkliğe, İspanya İç Savaşını falanjistlerin kazanmasıyla,  1938’de Franco tarafından son verildi. Aynı yıl, Franco’ya karşı savaşmak üzere gönüllü olarak İspanya’ya giden, ‘Hayvan Çiftliği’ ve ‘1984’ün yazarı, terminolojiye ‘Büyük Birader’i armağan eden George Orwell’in, yıllar boyunca sansürlü olarak basılabilecek “Katalonya’ya Selâm” adlı kitabının ilk baskısı yapılıyordu.

Her ne kadar İspanya’da faşizmin çöküşü ve demokrasinin gelişi, General’in ölümü ve ardından 1977 seçimleri ile tarihlendirilse de hınçlı kitlelerin düştüğü kayıt 17 Şubat 1974’ü gösterir. Bu gün, FC Barça’nın, Kral 13. Alfonso’nun kutsayarak ‘Real’ adını verdiği Franco’nun takımı Sociedad Madrid’i, Santiago Bernabeu’daki karşılaşmada 5-0’lık bir hezimete uğrattığı gündür.

Son el Clasico buluşmasına tanık olmak üzere Camp Nou tribününde yerimizi alıyoruz. Oyunun nasıl gittiği önemli değil yüz bin izleyici için, aslolan kazanmak. Umduklarını buluyorlar. Ve ardından bir ağızdan ‘el Cant del Barça’ söyleniyor, kulüp marşı. “Bizi kardeşlikte buluşturan tek bayrak” dizesinde kast edilen sadece kulüp bayrağı olmasa gerek, çünkü FC Barça “mes que un club” yani “bir kulüpten fazlası”…

Kaynak: Sevgili Dostum Ziya Taşkent

Gerçeklik Üzerine İki Kelam…

Kelam I

“Gerçeği bu kadar kolay bir şekilde kabul ediyorsak bunun nedeni herhalde gerçeklik diye bir şeyin olmadığını hissediyor olmamızdır”

 JORGE LUIS BORGES

Kelam II

“Dün gece düşümde gerçekliği gördüm. Sabah uyandığımda bir rüya olduğunu anlayınca çok rahatladım.”

STANISLAW LEC

Yalnız İstanbul

Şehr-i İstanbul sokaklarında insanlar gülümsüyorlar, hatta gitgide daha çok gülümsüyorlar ama hiçbir zaman birbirlerine değil, her zaman yalnız kendileri için gülümsüyorlar.

Yüzlerin korkutucu çeşitliliği, şaşırtıcılığı; hepsi anlaşılmaz bir ifadeye yönelik. Arkaik kültürlerde yaşlılığın ya da ölümün neden olduğu yüz ifadelerini burada gençler yirmi yaşında, on iki yaşında alıyorlar.

Kıvrım kıvrım dumanlar, yıkandıktan sonra saçlarını kıvıran kadınları andırıyor. Rüzgarın kovaladığı bulutlar kentin üstünde dolaşıyorlar, sanki beyin yarım küreleri gibi.

Burada sokaklarda tek başına düşünen, tek başına şarkı söyleyen, tek başına yiyip kendi kendine konuşan sayısı ürkütücü. Ama yine de bir araya gelmiyor; tersine birbirlerinden kaçıyorlar; dolayısıyla birbirlerine benzemeleri kuşkulu.

Ancak belli bir yalnızlık var ki başka hiçbir yalnızlığa benzemiyor. Herkesin önünde, bir duvarın, bir arabanın motor kapağı üstünde,  yemeğini yalnız başına hazırlayan adamın yalnızlığı.  Buralarda her yerde görülüyor bu; dünyada görülen en üzücü sahne; yoksulluktan daha üzücü; herkesin içinde yalnız başına yemek yiyen bir kişi, dilenen bir kişiden daha üzücü. Hiçbir şey bundan daha çok insan ya da hayvan yasalarıyla çelişkili değil, çünkü hayvanlar yiyeceği paylaşmaktan ya da almak için çekişmekten her zaman onur duyarlar. Tek başına yemek yiyen insan ölmüştür.

İnsanlar neden İstanbul’da yaşıyorlar? Aralarında hiçbir bağ yok. Ama yalnızca iç içe yaşamanın neden olduğu bir elektriklenme dışında. Yapay bir merkeziyet için büyük bir yakınlık ve çekim duygusu. İstanbul’u kendi kendini çekici bir çevre yapan işte bu; bu çevreden çıkmak için de hiçbir neden yok. Burada bulunmanın hiçbir insani nedeni yok; iç içe , birbirine yakın yaşamanın verdiği esrime dışında…

İstanbul’da kentin topaç gibi fırıl fırıl dönmesi öylesine şiddetli, merkezkaç gücü öylesine büyük ki, iki kişi olarak birlikte yaşamayı, bir kişinin yaşamını paylaşmayı düşünmek insanüstü bir şey.

Yalnızca kabileler, sokak çeteleri, mafya ve cemaat üyeleri birlikte yaşamayı sürdürebilirler, çiftler değil. Burası, içine hayvanların cinslerini tufandan kurtarmak için ikişer ikişer bindikleri Nuh’un gemisi karşıtı bir gemi. Burada şaşılası ikinci Nuh’un gemisine herkes, erkek ya da kadın tek başına binmiş; her akşam son “parti” için hayatta kalanları bulmak o erkek ya da kadına düşüyor.

Bir İstanbul İnsanı…

3G: Sonucun Nedene Karşı Zaferi

“Hız arı nesneler oluşturur; kendisi de arı bir nesnedir, çünkü yeri ve yerle ilgili başvuru noktalarını siler; zamanın akışına gidip onu yok eder, kendi nedeninden daha çabuk gidip akışını keserek bu nedeni ortadan kaldırır.

Hız sonucun nedene karşı zaferidir, bir anın derinlik olarak zamana karşı zaferidir, yüzeyin ve nesne olma niteliğinin arzunun derinliğine karşı zaferidir.

Hız bir ilk alan yaratır ki bu alan ölüme neden olabilir ve tek kuralı ardında hiç iz bırakmamaktır. Unutmanın belleğe karşı zaferidir.

Hız bizi boşluğa alıştırmaktan başka bir şey değildir. Devingenliğin artmasının ardında şekillerin devinimsiz bir tersine dönme özlemi.”
Jean Baudrillard (Amerika)

Günümüzün hızlı dünyasına ve bileşenlerine dair herhangi kelam etmeden önce mutlaka Baudrillard’ın hız kavramına dair söylemlerini hatırlamak gerekiyor. Aksi takdirde bizler de teknolojinin ve hayatın hızına kapılarak düşüne(meyen)nlerden olabiliriz.

Yaklaşık bir aydır, operatörlerin kocaman bütçeler ayırdıkları yeni bir hızlı kavramı,  iletişim ve reklam dünyası aracılığıyla zihinlerimize yerleştirmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz. Bu hızlı kavram hayatımıza girmeden önce; operatörlerimiz, konunun anlatımı için ayırdıkları kocaman bütçeler kapsamında, basın mensuplarına, blog yazarlarına, kanaat önderlerine, siyasetçilere yönelik, hızlı kavramı anlatabilmek adına farklı farklı etkinlikler düzenlediler.

Herkesten bu etkinlikler esnasında veya sonrasında, hızlı kavram hakkında birkaç kelam etmesi, ellerinde telefon ile deneme yapmaları gerekliliğini zımni olarak anlattılar. Katılımcıların da hepsi üzerine düşeni yaptılar. Böylece haberlerde, gazetelerde herkes hızlı kavramdan bahsetmeye başladı. Telefonlar ile ilgili bu hızlı kavram birden hayatımızın her yerinde karşımıza çıkıp derdini anlatmaya çalıştı. Derdini anlatmayan çalışan meşhur hızlı kavramımız 3G’nin derdini dinleyeme çalışalım.

3G’nin kitabi tanımını baktığımızda, 3G karşımıza 3. Nesil GSM Hizmetleri (3G ya da 3N) üçüncü nesil kablosuz telefon teknolojilerine verilen genel ad olarak çıkıyor.

Ülkemizde mobil telekomünikasyon sektörünün ilk uygulamasını oluşturan 1G sistemleri üzerinden sadece ses hizmetlerini sunabilmek mümkün iken, 2G Sayısal sistemler ile daha kaliteli ses hizmetlerinin yanı sıra SMS gibi basit veri hizmetleri de sunulabilir hale geliyor. 2.5G olarak adlandırılan geçiş döneminde ise, mobil şebekeler üzerinden internete erişim imkanı sağlanıyor ve veriye dayalı hizmet türlerinde artış kaydediliyor.

Her kuşakta (nesilde) ses hizmeti sunulabilirken, bir sonraki kuşak daha kaliteli ses hizmetinin yanında daha hızlı ve zengin içerikli veri iletişimine imkan sağlıyor.

Türkiye’de 3G serüveni 7 Eylül 2007 tarihinde başlıyor. Telekomünikasyon Kurumu tarafından yapılan 3. Nesil lisans ihalesi, tek bir GSM operatörünün (Turkcell) katılması, diğer operatörlerin ise Numara taşınabilirliği olmadan ihaleye katılmayacaklarını belirtmeleri üzerine ihale iptal ediliyor.

Yeni 3. Nesil GSM Hizmetleri Lisans ihalesi 28 Kasım 2008′de tekrar yapılıyor.Turkcell A tipi lisansı 358 milyon Euro, Vodafone B tipi lisansı 250 milyon Euro, Avea C tipi lisansı 214 milyon Euro’ya alıyor. Böylece 3G operasyonu operatörler nezdinde bu şekilde başlıyor.

Hayatımıza 2009 yılında bu kadar heybet ile giren 3G kavramının ilk  örneklerini Japonya’da 1998 yılında görüyoruz. 2003 yılından itibaren de Avrupa’da yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanıyor

3G sayesinde hayatımız nasıl değişecek?

3G şebekelerinin faaliyete geçmesiyle; cep telefonundan internete hızlı erişim yaygınlaşacak, e-devlet uygulamalarına önemli bir ivme kazandıracak, sağlık hizmetleri, uzaktan eğitim, mobil-kütüphane, internet üzerinden bilimsel laboratuvarlara erişim, internet üzerinden dil eğitimi gibi uygulamalar ile eğitime katkı sağlayacak.

3G ile birlikte program yüklenebilir cep telefonları yaygınlaşacağı için potansiyel güvenlik sorunları ortaya çıkacak. Cep telefonu virüslerinin sayı ve etkileri çok hızlı artacak. Yeni dolandırıcılık yöntemleri ortaya çıkacak. Cep telefonlarından gerçekleştirilen internet bankacılığı işlemlerinde yeni standartlar belirlenmesi gerekecek.

Muhbirlik faaliyetlerine görüntülü bir boyut katılacak.

İstihbarat servislerinin video görüntü arşivlemesi kolaylaşacak. Operatörler aracılığıyla yapılan dinleme faaliyetlerine gözleme faaliyetleri de eklenecek.

Vatandaş gazeteciliği artacak. İnsanlar haberi sokakta görüntüleyip hemen habercilere, haber sitelerine ve video paylaşım sitelerine gönderebilecekler. Yurttaş haberciliği yapan sitelere ilgi artacak ve bu siteler çoğalacak.

Eski mobil cihazların yenileriyle değiştirilmesi sürecinde döviz çıkışı artacak. 3G’li telefonlara yaklaşık olarak 4 milyar dolar yatıracağız.

İnternetten indirilen video, müzik ve resimlerde reklam bulunması karşılığında, operatörler kullanıcılara kontör ve indirim tekliflerinde bulunacaklar.

Cep telefonunun çektiği her yerde internete girebilme imkânıyla beraber taşınabilir özellikleri düşük olan notebook satışları azalacak, daha taşınabilir olan netbook ve kullanımı daha konforlu olan masaüstü bilgisayarın satışları artacak.

İkili görüşme ve görüntülü toplantılar cep telefonları üzerinden anlık olarak yapılabileceği için şehir içi ve şehirlerarası iş seyahati talebi ve şehir içi trafiği azalacak.

Firmalar daha önce düşük maliyeti nedeniyle SMS ile yaptıkları reklamları artık MMS ile internet sitelerine yönlendirerek yapabilecekler. Cep telefonlarımıza anlamlı miktarda MMS reklam mesajları gelmeye başlayacak.

Eğitim sisteminde sınavlarda ciddi sorunlar çıkacak. Üniversiteler de dâhil telefon yasağı tartışılacak. Öğrenci devamlılıkları ve katılımları cep telefonları üzerinden anında ölçülüp ailelere rapor edilebilecek.

Tasarım ve patent hakları daha kolay ihlal edilecek ve fikir hırsızlığı artacak.

Ev-ofis ve mobil-ofis uygulamaları yaygınlaşacak. Dünyanın öbür ucundaki kurumlara evinizden iş yapabilme imkânı artacak.

Boşanma davaları artacak ve kısa sürecek. Yalan söylemek zorlaşacak, şantaj artacak, tanıklık önem kazanacak ve yaygınlaşacak.

Gelebilecek görüntülü aramaları yanıtlayabilmek için insanlar evlerinde de kendilerine daha çok dikkat edecekler. Makyajsız ve bakımsız telefona cevap verilmeyecek.

Hangi çantanın ya da ayakkabının alınacağı hususu arkadaşlara görüntülü görüşme sayesinde sorulabilecek.

İşten eve giderken, otobüste, dolmuşta, serviste televizyon seyredilecek.

Aile büyüklerine ve yakınlara video ile bayram, kandil mesajı gönderilecek.

Gezip görülen yerlerin videosu anlık olarak herkesle paylaşılacak.

3G teknolojisinin hayatımızda müspet ya da menfi birçok şeyi değiştireceği aşikar. Motivasyonu tamamen hız olan 3G’yi her anlamda tüketirken, Baudrillard’ın da ifade ettiği gibi hızın hayatımıza olan maliyetini de sürekli aklımızın bir köşesinde aktif olarak bulundurmamız gerekiyor.

Why Nations Go To War

Multinational’da bir Bayram Sabahı

Business Causal pantalonumu yine ütüleyememiştim, acaba bundan dolayı, yıl sonu performans değerlendirmesinde benefitlerimde bir azalma olacak mıydı? Bizim team beni adam gibi evaluate edecek miydi? İşte kafamdaki bu tarz saçma sapan discussionlarla şirkete geldim.


Devamını oku