@Rassal

Hayata dair rassal paylaşımların derlendiği mekandasınız.

Yeni Kitap: Fabrika Ayarlarına Dön

Yeni Kitap: Fabrika Ayarlarına Dön 

a48f36bffa5d297398e68fcbbb2c0a18

2014 yılında The Profesyonel ile başladı kitap hikayesi. The Profesyonel, daha çok profesyonel hayat ve aktörleri üzerine bir güzelleme idi. Fabrika Ayarlarına Dön, ise ilk kitapta bahsedilen profesyonel hayat aktörlerinin, halkın arasında satır aralarında kaybolmuş çarpıcı karakterle karşılaşıp tokat yemesi ve fabrika ayarlarına dönmesi üzerine hikayeler serisi. Pazartesi gününden itibaren tüm kitapçılardan temin edebilirsiniz.

Fabrika Ayarlarına Dön ile ilgili olarak detaylı bilgiyi Sevgili Ayşe Arman ile yaptığım röportajda bulabilirsiniz:

11.06.2016 Hürriyet – Ayşe Arman Fabrika Ayarlarına Dön

MÜTHIŞ KITAP, MÜTHIŞ ADAM, MUTLAKA OKUYUN… FABRIKA AYARLARINA DÖN!

Ben işte böyle röportaj seviyorum. Sorulara, tak, tak, tak, açık, net yanıt veren! Ve seni zekâsıyla saran… Yüce Zerey için pek çok şey söylenebilir ama benim aklıma gelen ilk sıfatlar, çok zeki, çok parlak, hızlı, yeniliklere açık, her şeyi küt diye kavrayan, hızlı davranan ve sinir uçları açık. Ve en önemlisi hayatı anlamaya ve yakalamaya çalışan… Kitabını da kendisini de çok sevdim. Ve çok şey öğrendim! Hele fabrika ayarlarına nasıl döneceğimiz bölümü müthiş! Kesip buzdolabıma yapıştıracağım, ayrıca çoğaltıp kızımın cüzdanına da koyacağım…

812653dba414a2c7a6909b0af1240761

Seni tanıyalım…

– Hadi tanıyalım. Ben Yüce Zerey, 1979 Bursa doğumluyum. Evli ve bir çocuk babasıyım. Pazarlama profesyoneliyim. Pazarlamanın pratik söylemlerine teorik altyapı olması için
de, 15 senelik akademisyenim. Okumaya ve yazmaya çalışan biriyim.

Adın neden Yüce? Bu ismi çok mu aramışlar?

– Sorma! Annem, bir tanıdığının oğlunda duymuş, çok beğenmiş ve koymak istemiş. Babamla da çok mutabık kalmadan, oldubittiye getirip halletmiş. Yıllarca ben de aynı soruyu sordum anneme: “Çok mu aradın be anne?” diye!

Sana ağırlığı olmadı mı? Hep ‘yüce’ olmaya çalışmaz mı insan? Yorucu değil mi?

Açıkçası hep ağır geldi. Çok sevemedim ismimi. Ama bir formül buldum: ‘Yüce Zerey’ kombinasyonu sayesinde yırttım! Barıştım ismimle. Bir de fiziksel olarak Allah’tan ufak tefek bir adam olmadım da en azından görsel olarak çok ezilmedim Yüce ismi altında!

Geleceğini kendisi planlayanlardan mısın? Aile gazı mı?

– Her anlamda modern ve demokrat bir ailede büyüdüm. Ne günü planladılar ne geleceğimi. Ben de böyle bir çabaya girmedim. Yapmaya çalıştığım sadece şuydu: Hayatın bana sunduğu ve sunacağı fırsatları okuyabilme yeteneğimi ve farkındalığımı geliştirmek. Sonra da sunulan fırsatlara hazır olacak altyapıyı ve donanımını oluşturmaya çalışmak.

Sen kendini yeterince anlatmadın, ben anlatayım. Şahane bir eğitim… Ve çoğu burslu… Kaç kişinin harcıdır London School of Economics’ten burs almak? Hadi eğitim tamam, kariyer de
müthişşş. Bu genç yaşında çok sıkı bir kariyer yapmışsın. THY, Coca Cola, Unilever…
Daha ne olsun?

– Yanlış anlaşılmasın, çoğu değil hepsi burslu!

Bu da iyiymiş!

– (Gülüyor) Orta halli keyifli bir ailenin tek çocuğu olarak büyüdüm. Küçük yaştan beri bilinçaltımda hayatta kendi başına var olmak vardı. Tüm bunları yaparken de aileme yük olmamak en birinci önceliğimdi. 12 yaşımdan beri evden hiç para almadım. Hem çalıştım hem okudum. Burslu okumak zorundaydım ki kendi ayaklarımın üzerine bastığımı, birey olduğumu gösterebileyim

Çocukluk hayalin bu muydu?

– Yok. Çocukluk hayalim çöp kamyonu kullanmaktı. Küçükken benim gözümde çöp kamyonları çok havalıydı. Farklı insanlardan, mekânlardan farklı hikâyeler toplarlardı. Maalesef bu bağ-
lamda çocukluk hayalimi gerçekleştiremedim. Ama farklı insanların hikâyelerini gözlemleme ve yazma açısından da kısmen gerçekleştirdim diyebilirim.

Sana ‘pazarlama dehası’ diyorlar, öyle misin?

– Diyenlerin teveccühü. Ancak teşekkür edebilirim. Yaptığım şey, sadece pazarlama dünyasının merkezinde olan ‘insan’ı doğru gözlemlemeye, anlama ve anlamlandırmaya çalışmak. Bunun için de mümkün olduğunca tüm disiplinlerden faydalanmak. Hayatın merkezinde olmak.

Kendini bir dakikada pazarla, nasıl pazarlarsın?

– Ayşe Arman’ı, “Yüce Zerey’in hayatımda çok özel bir yeri var. Kendisini çok severim” demeye ikna ederek!

Peki kitabını pazarla… Onu nasıl yaparsın?

– Hem ‘The Profesyonel’ hem de ‘Fabrika Ayarlarına Dön’ benim için birer kitaptan ziyade yol arkadaşı, yaren oldular. Dolayısıyla arkadaş, pazarlanmamalı! Sadece tanıştırılmalı!

‘Fabrika Ayarlarına Dön’le, aslında senin gibi kurumsal işlerde çalışanların hayatlarını feci eleştiriyorsun, hatta baştan aşağı boyuyorsun! Bu, bir çelişki değil mi?

– Şöyle çelişki değil: Hayatı doğrusal deneyimlemiyoruz. Hepimizin bünyesinde farklı altkimlikler var. Bazen bunlar birbirine sağlam giriyor! Sonuçta, eleştirdiğim veya yazdığım birçok altkimlik veya davranış benim de bünyemde mevcut. Ben kendimi farklı bir yere konumlandırıp, “Ey, siz beyaz yakalılar!” diye ahkâm kesmiyorum
ki. Sadece bu zamana kadar, kendime yapmış olduğum eleştirileri gerçekleştiren iç sese mikrofon uzatıyorum.

Bu kitabı yazmak aklına nereden geldi?

– Profesyonel hayat, bünyesinde barındırdığı illüzyonlarla, gerçek hayatla arasına mesafe koyuyor. İllüzyonun, sanal kimliklerin olduğu ortamlarda da oksijen olmuyor. Oksijeni yazmakta buldum! Ben yazarak nefes alıyorsam başkalarına da nefes aldırabilirdim.

Peki bu kadar acı çekiyorsun, neden devam ediyorsun?

– Romalı düşünür Genç Seneca der ki, “Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir!” Benim çektiğim hafif acılar konuşabiliyor, beni de konuşturabiliyor. O yüzden paylaşabiliyorum.
Acıları derinleştirmeden devam etmek lazım ki acılar dilsiz
kalmasın!

Bir cümleyle kurumsal dünyaya nasıl bir mesaj verdiğini söylesene…

– Hayatta her şeyin merkezine koyduğunuz sabitiniz, kariyeriniz olmasın! İkinci cümlemi de edebilir miyim: Sizin dışınızda bir dünyanın olduğunun farkında olun, nerede çalışırsanız çalışın kendiniz olmaya çalışın. Özünde verdiğim tek mesaj: “Nefes alın!”

Kitapta dijital bir dil kullanıyorsun, artık hayatımız dijital mi?

– Kesinlikle! Dijital hayat, dijital platformların hayatımızın organik bir parçası olduğu hayat demek. Hızlı deneyimlenen, akışkan, sonuç odaklı, sabırsız, bünyesinde birçok illüzyonu barındıran
yüzeysel ama havalı bir hayat.

Peki klasik hayattan ne farkı var?

– Klasik hayat bünyesinde daha fazla gerçeklik barındırıyor. Dijital hayatlarda, yüzeysel, sonuç odaklı ilişkiler yaşanıyor. Mevcut ilişkiler, bireylerin dijital hayatlarına ayırdıkları zaman ve
öncelikten dolayı kaliteli yaşanmıyor. Bireyler olduklarından farklı bir kimlik, yaşadıklarından farklı bir yaşantı sergiliyor. Aslında bir nevi tüm kullanıcıların kimliklerini bireysel bir marka gibi yönettiği bir hayat söz konusu…

Bu dijital hayatı, daha çok plaza insanları yaşıyor. Peki plaza insanlarının hepsi sahte mi?

– Kesinlikle hayır! Hatta çoğunluğu değil. Ama sahte olan bir kesim var bunların kanaat önderi olduğu ortamlarda, illüzyona kapılan çok oluyor.

Senin için önemli olan ne? Sahici olmak mı?

– Evet. Hem de konjonktürden, ortamdan, süreçten, mekândan bağımsız sahici olmak! Ve kendin olmak…

O zaman kurumsal hayat sahtekârlık üzerine mi kurulu?

– Hayır, değil. Ancak çok rekabetçi bir ortam olduğu için sistem kendi kısa yollarını, sonuç odaklı sistemi bozma, atlatma yöntemlerini üretiyor.

Anlattığın öykülerde, bu dünyanın insanlarının özellikleri: Yalancı, hırslı, başkasını ezen, proje insanı, başkalarını kullanıp atan, bencil, depresif, mobbing’ci, kibirli, ilgi manyağı,
şımarık, kıskanç, çocuklarına karşı ilgisiz…Hepsi öyle mi yani?

– Sonuçta hikâye anlatımında konuya dikkat çekmek için her daim abartılar olabilir, karakterler karikatürize edilebilir. Çünkü bu karakterler üzerinden hikâyeyi kurgulamak, mesajı daha çarpıcı hale getiriyor. Ama kesinlikle bu hayattaki herkes böyle diyemeyiz.

Ne diyorsun, “Plazaları terk edelim, rahat edelim” mi?

– Bilakis, plazalarda olalım! Ama hayattan kopmayalım.

Niyetin yok yani terk etmeye…

– Kısa vadede yok! Çünkü kendi gerçekliğimi yaşayabiliyorum.

HAYAT FELSEFEN OLSUN 

· Kendini Tanı. (Kimsin? Zaafların? Güçlü noktaların? Travmaların? Acıların? Mutlulukların? Amacın?)

· Hayatı Tanı. (Ortamı tanı. Kim, kimin adamı? Kimlerin kimlerle ilişkisi var? Başarının tanımı? Başarısızlığın tanımı? Kariyerin yolu yordamı?
Kariyer haricinde neler seni mutlu eder? Tehlikeli insanlar? Yardım edebilecek insanlar? İşten öte hayat?)

· Tutkunu bul. (Bahsi geçince gözünün parladığı konu? Tutkun? Tutkun için ne yaptın? Ne yapacaksın?)

· Duruşunu bul. (Kırmızı çizgilerini belirle. Değerlerini belirle. Çizgilerini çek ve çizgi dışında kalanlar için gerekli yaptırımları uygula.)

· Kendin Ol. (En önemlisi nerede olursan ol, ama kendin ol. Klişelerden, şablonlardan, samimiyetsiz ortamlardan uzak durmaya çalış.)

· Nefes Al. (İşten öte, nefes mekanizmaların olsun. Nefes alabileceğin mekânları, insanları, ortamları ve aktiviteleri belirle. Nefes al!)

· Asla Vazgeçme.

İş Görüşmesi

İş Görüşmesi

Şimal, (35) tıbbi görüntüleme malzemeleri satan çok uluslu bir kurumda İnsan Kaynakları Müdürü.  Doğma büyüme, bünyesine yapışmış sarışın cadde kızı yaftasının illüzyonu ile gerçekliği arasındaki fark her geçen yıl azalıyor.

Dört yaş itibariyle piyano çalmaya, altı yaş itibariyle baleye, sekiz yaş itibariyle GO’ya merak sardı.

İlgi alanlarına ek olarak akademik performansı ile de sürekli aile eşrafının göğüsünü kabarttı.

Hırsını, almış olduğu eğitimleri, travmalarını ve hayat deneyimlerini doğru harmanlayarak piyasada hatırı sayılır bir insan kaynakları müdürü oldu.

Ramiz (28), tansiyon ilaçlarına odaklanmış bir şirkette kıdemli pazarlama uzmanı. Anadolu’nun bağırından üniversite bahanesi ile kopmuş, kazandığı ekonometri bölümünde istediğini bulamamış, ünversitenin ilk yıllarından beri sağda solda; staj ve part time işlerle dikiş tutturmaya çalışmış son olarak da üç senedir kıdemli pazarlama uzmanı kisvesi altına park etmiş biri.

Şimal, çok yakın bir arkadaşının ısrarlarına dayanamayarak, şirketlerinde açık olan kurumsal pazarlama yöneticisi pozisyonu için Ramiz’i görüşmeye çağırdı.

Şirketin konumunun lojistik sıkıntılarından dolayı Ramiz şirketin yaklaşık üç km yakınına kadar toplu taşıma ile gelebildi. Geri kalan yolu ise sıcak havaya ragmen yürümek zorunda kaldı. Ya nasip, diyerek ütülediği gömlek; henüz iş görüşmesine girmeden ter içinde kalmış, ağızı burnu kaymıştı.

Ramiz, tüm lojistik sıkıntılara rağmen görüşme mekanına on dakika erken gelmişti. Resepsiyondan Şimal’i aradılar ve Ramiz’in geldiğini bildirdiler. Şimal ise “Bi sabrını test edelim” cihetiyle resepsiyona “Peki geliyorum” dedikten tam yirmi üç dakika sonra Ramiz’i almaya indi.  Şimal, çaktırmadan uzun uzun Ramiz’i süzdü ve akabinde kendisine “Hoşgeldiniz” deyip görüşme odasına yönlendirirken iç sesine mikrofon uzattı:

•    İnanamıyorum terli terli gelmiş. İnsan iş görüşmesin böyle gelir mi?
•    Bizim şirket kültürüne kesinlikle uymaz. Çok köylü, arabesk bir profil.
•    Yaz ayında kışlık lastik tabanlı ayakkabı, parlamış ve yıpranmış bir takım elbise, ense kısmı uzun ve yukarı doğru kıvrılmış yağlı futbolcu saçı, biri diğerinden kısa kesilmiş favoriler ve çapraz olarak boynuna taktığı deri el çantası ile şansı epey zayıf.
•    Bakalım göreceğiz…

Görüşme odasında son yerleşimler tamamlandıktan, içecekler söylenip tedarik edildikten sonra; Şimal, her zaman olduğu gibi sağlı sollu yumruk gibi inen profesyonel soruları ile görüşme ringine çıktı:

•    Bu pozisyona başvurmaya nasıl ve neden karar verdiniz?
•    Kısaca kendinizden bahseder misiniz?
•    Arkadaşlarınıza sorsak bize nasıl bir Ramiz anlatırlar?
•    Olumlu gördüğünüz özellikleriniz nelerdir?
•    Bize biraz olumsuz yönlerinizden bahsedebilir miyiz?
•    10 Sene sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?
•    Şirketimize ne katabilirsiniz?
•    Mevcut işinizden neden ayrılmak istiyorsunuz?
•    En son ne zaman içler dışlar çarpımı yaptınız?
•    Kariyerinizde karşılaştığınız ve çözüme kavuşturduğunuz problemleri anlatabilir misiniz?
•    Sihirli bir değneğiniz olsa ilk neyi değiştirirsiniz?
•    İngilizce’miz nasıl?
•    Evli misiniz? Çocuk var mı? Kız / erkek?
•    Sizin herhangi bir sorunuz var mı?

gibi sorularla atağa kalkarken, Ramiz her soru karşısında amatör ama samimi cevaplar veriyordu. Sağlam dayak yiyordu ama işin ilginç yanı hala ayaktaydı. Şimal ise kafasında habis bir ur gibi duran ön yargısı ile sadece kontrol listesindeki soruları sorup kendi perspektifinden görüşmeyi hızlıca sonlandıracak aksiyonları alıyordu.

Kendini eğlendirmek, arkadaşları ile sohbetine meze edebileceği cevabından emin olduğu bir soru daha sormak istedi:

Şimal: “Sosyal medyayı kullanıyor musun? Nasıl kullanıyorsun?”.

Ramiz: “Aktif olarak kullanıyorum. Facebook’ta kendi profilime ek olarak ‘Donnie Darko’ filminin global olarak fan sayfasını yönetiyorum. Geçen sene Richard Kelly, beni Hollywood çağırıp sayfaya yapmış olduğum katkılardan dolayı özel bir ödül verdi.  Twitter’da ise 930.000 takipçisi olan hem Türkçe hem de İngilizce olarak yönettiğim  ‘Filmlerdeki metaforlar’ üzerine bir hesabım var.”

Şimal’in meze maksatlı sorusu boğazında kalmıştı. Kendisinin de büyük bir hayranlıkla takip ettiği hesapların Ramiz tarafından yönetildiğini öğrenmenin şaşkınlığını gizleyemeden nazik bir şekilde görüşmeyi sonlandırdı. Ama son soru ve cevap metni kafasında ve kalbinde bir türlü sonlanmıyordu…

20.04.2014 Tarihinde Radikal’de yayınlanmıştır.

 

03 Ocak TRT Haber Sosyal Medya Programı’ndayım

03 Ocak 2011 yeni yılın ilk programında TRT Haber‘de Sosyal Medya Programı‘nda (Canlı Yayında) Sevgili Serdar‘ın konuğuyum.  Program kapsamında,

Türkiye’de interneti en aktif kullanan yazarlardan biri olan Ece Temelkuran bu yeni dünyaya ilişkin görüşlerini paylaşıyor. Yeni medya düzeni nasıl şekilleniyor? Gazeteler, yazarlar kendilerini internet çağına hazırlıyorlar mı?

Ben de, dilim yettiğince dimağım elverdiğince dijital çağ insanını anlatmaya çalışacağım.  Dijital çağ nedir; insanlar onu nasıl yaşıyor? İş dünyası bu çağa hazır mı?

Ve sanal dünyanın en ilginç karakterlerinden biri olan Sami Hazinses ile Sosyal Medya bu hafta yine gündem oluşturacak.

Sorularınızı @yucezerey  ve @sosyalmedyatv hesaplarına gönderebilirsiniz.

Ezel‘den hızını alamayanları 23’te ekran başına bekliyoruz.

1 2 3  Scroll to top