Işıksız Bir Sabah

 

Yüce Zerey

Yüce Zerey

Işık, kainatın var oluşundan beri üzerine düşen görevi hiç aksatmadan  yerine getirmiştir.

Kendisine verilen sorumluluğu; ezilmeden,  sorgulamadan ifa eden tam bir görev adamı..

‘Ver görevi, unut!’ adamlarından…

Görevini adam akıllı yapabilme motivasyonu ile yaşantısına, ziyadesiyle dikkat eder. Gece hayatı, alkolu, kumarı, pokemonu yoktur. Sağlıklı beslenir, ruhunu ve bedenini zinde tutan aktivitelerden geri kalmaz. Kitapta ne yazıyorsa O dur. Marjinalleşmeye, alternatif evrenlerde nefes almaya  hiç tahammülü yoktur. Kitabın arasında itina ile düzleştirilmiş çokomel kağıdıdır.

Hayal, ipleri elden kaçırmaktır. Işık, ipleri elinden kaçırmamak için hayatında hiç hayal kurmamıştır. Çünkü yaşadığı dünyada, ipin ucu kaçınca, hemen bir başkasının eline geçmektedir, sonrasında sizin kurduğunuz hayalleri bir başkası yaşamaktadır.

Yağmurun yer yüzünü fütursuzca tokatladığı zamanlardan biri…

Her zaman ki gibi gibi Işık, alarmını kurduğu zamandan beş dakika önce uyanacak ve dünyayı aydınlatmak için gerekli hazırlıklara başlayacak.

Ancak farklı bir durum var.

Işık, derin bir rüyaya dalmış durumda.

Rüyasında, herkesin ışıldadığı, hiç kararmayan memleketinde.

Çocukluk yaşlarında. O yıllarda gücü ancak küçük bir alanı aydınlatmaya yetiyor. Ama keyfi çok yerinde. Çünkü insanlara faydalı olduğunu, onları mutlu ettiğini biliyor.

Tam aydınlatmakta olduğu alana odaklanmışken arkasında büyük bir karanlık hissediyor.

Garip.

Büyüklerinden dinlediği, öğrendiği kadarıyla karanlık ile ışık; birbirlerinin zaman dilimlerine müdahale etmemek için kainatın varoluşunda imzaladıkları bir centilmenlik anlaşmasına tabiler.

Böyle bir şey nasıl olur?

Gün saatleri içerisinde nasıl bir karanlık, ışığın yansımasını engeller.

Bir taraftan olayı anlamaya çalışırken bir taraftan da yardım çağırmaya çalışır. Karşısındaki karanlık, mücadele edebileceğinden çok daha büyük ve güçlüdür.

Işık, neredeyse hiç bir hüzmesini yansıtamayacak noktaya gelir. Ortam da tamamen kararmaya yüz tutmuştur.

Karanlık, ışığı adeta iliklerine kadar içine çekmektedir.

Işık, nefesinin en çok daraldığı anda; tam artık yok olduğunu düşünürken ve umutunu kesmişken; kan ter içinde uyanır.

Nefes nefese kalmıştır. Alnından damlayan terleri siler ve derin bir nefes vererek: ‘Neyse ki, rüyaymış!’ der…

Mevzunun rüyada geçmiş olmasının verdiği rahatlıkla, tam yüzünde bir tebessüm belirecek iken, telefonu ile göz göze gelir.

Telefondaki saati görünce, tebessüm yerini korku ve endişeye bırakır.

Havanın aydınlanması gereken saatin üzerinden tam iki buçuk saat geçmiş olmasına rağmen, ortalık hala karanlık.

Telefonun alarmı yardırırken, Işık, ağızından salyalar aka aka rüyanın dehlizlerindeydi.

Tıpkı rüyasındaki gibi ortalık karanlıktı. Ve bu, tamamen Işık’ın suçuydu. Yıllardır disiplini ve görev adamı olması ile övünden Işık, nasıl olur da böyle tufaya gelmişti.

Hemen durumu toparlamaya çalıştı. Dışarıya çıktı ve uyuyakalmanın verdiği ezik baz ve hırsla hemen karanlığa kafa tutmak istedi. Ancak bir türlü gücünü hakkıyla ortaya koyamıyordu. Ortalık hala kapkaranlıktı. Işık, ilk defa bu kadar sinirli ve agresifti. İçindeki bu olumsuz hissiyat kümesi, karanlığı beslerken; ışığı da güçsüzleştiriyordu.

*  *  *

Reşat, (17) çok küçük yaşlarda fotoğrafa merak sarmış, hayatı vizörü arkasından anlamaya, yorumlamaya çalışan yağız bir delikanlı.

Günlerden Pazartesi.

Reşat, yine okula gitmek için telefonun alarmı ile erken saatlerde uyandı. Yatağından çıktı ve kapalı perdeyi aralayarak dışarıya baktı. Sabah kalkar kalkmaz, güne başlama motivasyonu olarak, mutlaka dışarı bakardı.

Ancak uyku sersemliğinden midir? Bilinmez. Garip bir durum vardı. Sanki ortalık biraz fazla karanlıktı. Telefonun saatine tekrar baktı. Yanılmıyordu. Bu saatte ortamın bu kadar karanlık olmaması gerekiyordu. Okul servisi gelmek üzereydi, ancak Reşat, hala giyinmemişti. Tarihinin en hızlı giyinme operasyonunu gerçekleştirirken, durumun garipliğinden mütelevellit, ne olur ne olmaz diye hayatı yorumladığı fotoğraf makinesini de yanına aldı. Arkadaşları gibi, sağı solu otu boku çekenlerden değildi. O’nun için fotoğraf makinesi, gerçekten hayatı gözlemleme, anlama ve yorumlama aracı idi.

Işık’ın Karanlık ile mücadelesi yoğun bir şekilde devam ediyordu. Ancak tam da rüyasında olduğu gibi işler iyi gitmiyordu. İyi gitmedikçe daha çok sinirleniyor, sinirlenmesi de karanlığın işine yarıyordu.

İşte tam bu sırada bu mücadele Reşat’ın vizöründen izleniyordu. Reşat, içindeki sesi dinleyip, okul servisine binmemişti. Işık ile Karanlık’ın ana mücadelesinin geçtiği sahile inmişti.  Işık ve karanlık formlarını ilk defa dünya gözü ile görüyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı.

Hızlıca kafasını toparladı.. Gün aydınlanmamıştı. Işık’ın desteğe ihtiyacı vardı. Kendisi varlık mücadelesi veriyordu.

Reşat, sıradan bir birey olarak Işık’a, koskoca karanlık karşısında nasıl yardımcı olabilirdi ki…

Bildiği tek şey fotoğraf çekmekti.

O da en iyi bildiği şeyi yaptı ve deklanşörüne asıldı.

Reşat’ın, makinasının flashı mücadelenin en cetin yerinde karanlığın dikkatini dağıtırken, Işık’a da umut oldu.

İşe o umut sayesinde Işık rafa kaldırdığı olumlu hissiyatına geri döndü, gücünü toparladı ve karanlığa karşı mutlak bir galibiyet kazandı.

Ortalık aydınlığa kavuştu. Her şey eskisi gibi normaline döndü.

Işık ile karanlık arasındaki denge tekrar sağlanmış oldu.


“Her gece, uykuya dalınca, ölüyorum. Ve her sabah, uyandığımda, yeniden doğuyorum.” Gandhi

Bir Cevap Yazın