Multinational İnsanları

Multinational İnsanları Türk Dili ve Edebiyatı kabına sığdıramadığımız, çok uluslu iş profesyonelleri…


 

Business causal pantalonunu yine kuru temizlemeden almayı unutmuştu. Alternatif olarak giyeceği causal pantalonun company dress coduna aykırı olabilme ihtimali, yıl sonu performans değerlendirme toplantısında bu konunun malzeme olarak gündeme gelmesine neden olabilir miydi?

Kafasındaki bu tarz saçma sapan discussionlarla, henüz ayılmadan arabasına bindiğinde, benzin ışığının el kol haraketleri sayesinde kendine geldi ve en yakın benzin istasyonunu aramaya başladı. Yakınlarda bir benzin istasyonu vardı ama şirketin anlaşmalı olduğu benzin istasyonu değildi.

“Başka istasyondan benzin alıp masraf yapıp madara olma ihtimali”

VS

“Benzininin son damlasına kadar çarpışıp anlaşmalı istasyona ulaşmak”

arasında karar vermek zorundaydı. Karar öncesi gerekli researchleri zihninde taradı, focus grup deneyimlerini hatırladı, şirkette benzeri best practiceleri hatırladı ve sonunda kararını anlaşmalı benzin istasyonuna gitmek doğrultusunda verdi. Güç bela anlaşmalı istasyona ulaştı. Anlaşmalı istasyonun benzinini köküne kadar tüketmeden önce pompacıyı aşağılayan bakışlarla “Taşıt Tanıma sistemi olduğunu anlamadın mı?” mesajını verdi. Dolan deposunun keyfi ile şirkete doğru yola koyuldu.

Araç ile şirkete giriş yaparken, okuduğu ilişki yönetimi ve kariyer yolculuğu kitaplarından aldığı esin ile güvenlik ekibini tüm dişlerini entregre gösterdiği samimi tebessümü ile selamladı. Şirket bünyesinde iletişiminin ne kadar kuvvetli olduğunu, organizasyon şemasındaki her kutucuk ile ne kadar iyi anlaşabildiğini ve her kutucuğa ne kadar önem verdiğini bir kez daha gösterdi.

 

Aracını, kendisi için allocate edilmiş yere park etmeden önce hızlıca garajdaki araçlara göz atıp, kimlerin geldiğini kimlerin gelmediğini  süzerek ileride kullanmak üzere bireysel malzeme databaseini güncelledi.

 

Arabadan çıkar çıkmaz acımasız bir gerçekle karşı karşıya geldi. Identity kartını unutmuştu. Identity kartsız, şirket içerisinde tuvalet dahil hiç bir yere erişemeyeceği hissiyatı, dilinden “Shit…!.”  “Ohhh come onnnnn…” “WTF” kolej yıllarında pekiştirdiği ünlemlerin çıkmasına neden oldu.

 

Hemen welcoming deskte yer alan asistanı aradı. Sağolsun asistan, hızlıca temporary identity tedarik etti. Identityi okutup geçerken bir yandan welcoming desk asistant olarak görev yapan adamın, yıl sonunda tutturması gereken hedefleri, optimize etmesi gereken bütçeleri, hazırlaması gereken business planları, sunumları; yazması gereken raporları, istemeyerek de olsa çıkması gereken akşam yemekleri, katılması gereken zorunlu toplantıları olmadığını; mutlu bir aile hayatı olduğunu, ve kendisine vakit ayırabildiğini düşündü ve öykündü.

 

Çoğu profesyonel gibi, kahvaltısını evinde yapmadığı için şirketin birbirinden zengin kahvaltı seçenekleri ile donatılmış mutfağına girdi. Kasesini, kaşığını, light sütünü ve diyet cornflakesini aldı. Simit, poğaça, açma, kaşar, ve böreğin acıyarak bakışları arasında kendinden emin adımlarla mutfağı terk etti.

 

Bilgisayarını açtı. Outlook, Internet tarayıcısının kısayol tuşlarına hızlıca basıp, arkadaşlar kendine gelip uyanana kadar kahvaltısını yapmaya devam etti.

 

Outlook kendine gelir gelmez gelen maillere hızlıca göz gezdirdi. Üst yönetimden gelen parçalı bulutlu bir mail olup olmadığını kontrol etti. Diğer mailleri hızlıca ilgili klasörlere havale ederken. Bir kısmını da saga sola forwardlayarak içine tek kelime yazmadan “???” “!!!” gibi işaret koyarak profesyonel iş dünyasının kendisine sağlamış olduğu kartonpiyer statüsünü korudu.

 

Calendar’a bağlanıp toplantı takvim durumu hakkında bilgi aldı. “Ulan yine çok doluyum. Hayatımız toplantı ile geçiyor. Kim yapacak bu işleri. Sanki benden başka toplantı yapacak adam yok” klişelerini yinelerek günlük rutin to-dolarından birini daha gerçekleştirdi.

 

Moleskine defterini açtı. Herkeste olmayan havalı renkli kalemi ile günün tarihini ve günü yazdı. Altına da cümle başlarına kutucuk koyarak to-dolarını yazdı. Gerçekleştirdiği to-do itemının üzerine çizmek dünyanın en keyifli deneyimiydi.

 

Gerekli toplantı donanımlarını yüklenerek haftalık statü toplantısına doğru emin adımlarla ilerledi.

 

Statü Toplantısı: Körler ile sağırlar heyetlerinin yapılmayan ya da yavaş giden işleri profesyonelce hasır altı ettikleri, yapılan ama çok da önemli olmayan işlerin yine profesyonelce abartıldığı post-modern orta oyunu.

 

Toplantı yöneticisi olarak her zaman olduğu gibi, PMP (Project Management Professional)’nin temel öğretilerini kullanıp (zaman, kapsam, termin, açıklama, tahta) project tasklerine dair katılımcılardan bilgi aldı. Aldığı bilgiler doğrultusunda alınması gereken ilgili aksiyonları ilgili kaynaklara assign etti.

 

Öğle yemeğinin üvey evlat muamelesi görmediği bir gündü… Her zaman ki gibi communicatordan hızlı bir chat döndü ve “Nereye gidiyoruz? Kaçta çıkarız? Ne yiyeceğiz? Ben rejimdeyim! Ben de rejimdeyim! Ne zaman döneriz benim toplantım var? Kimin arabası ile gidiyoruz?” soruları itina ile cevaplanarak; “makyaj tazeleme, çıkmadan önce son kez tuvalet ile vedalaşma, ben çıkıyorum haberiniz olsun bilgilendirmeleri ” gibi hazırlıklar yapıldı.

 

Öğle Yemeği: Sabahtan öğlene kadar yapılmış olan toplantılar, atılmış olan mailler, söylenmiş olan sözler hatta giyilmiş olan kıyafetler hakkında profesyonel çalışanların birbirlerini update ettikleri ve gerekli değerlendirmeleri yaptıkları yemekli okazyon.

 

Her zaman olduğu gibi yine hesap itina ile kredi kartılarına bölünmüş henüz verilmemiş vale ücreti de değerlendirilerek tip için gözler birbirini süzerken paral olarak da eller ağır çekimde ceplere doğru ilerlemekteydi.

 

Öğle yemeğini fiziksel ve zihinsel olarak hakkıyla sindirebilmek için şirkete döner dönmez filtre kahve ya da expresso deneyim sürecini tetiklemek gerekiyordu. Kahvesini aldı. Bilgisayarının başına geçti. Gerekli gerinme hareketlerini yaparak “Resume” tuşuna bastı.

 

Gelen bir meeting request; post-lunch uyku sendromunu tamamen ortadan kaldırdı. Meeting requestin subjectinde: “İş çıkışını müteakip off-site yapılacak güzel bir happy hour organizasyona var mısın?” Diyordu… Happy hour organizasyonunun içeriği sunulacak yiyecek ve içecekler şimdiden ağızını sulandırmış, dudaklarını ıslatmıştı. Sulanan ağız ve ıslanan dudak kombinasyonu bu requesti asla reject edemezdi. Hatta tentative deme cüreti bile kendisinin vatan haini olarak ilan edilmesi ile sonuçlanabilirdi.

 

Happy hour fikri çok cazip gelmesine ragmen, zihin coğrafyasında bu aralar muson iklimi hakimdi. Denizden karalara esen kuvvetli rüzgarlarla bir oraya bir buraya savruluyordu.

 

Adeta instant denilen anlarda aynı anda hem ağlıyor hem de gülüyordu. Hem yapıyor, hem sorguluyordu. Dolayısıyla bu durum kendisini iyice sersemleştirmişti… Kararsızdı…

 

Ansızın karşısında Setenay’ı gördü, ağızını expresso machine e dayamış kahve içmeye çalışıyordu, demek ki gerçekten cafein ihtiyacı top leveldaydı.

 

Sonra hafifçe omuzuna dokundu. Ayakta duracak hali yoktu, adeta ruhunun emilmiş olduğu hissetti.  “Hey bro bugün happy hour a gelecek misin?” sorusuna Setenay, olumsuz bir response verdi. Yıkılmıştı… En sevdiği dostu en ihtiyacı olduğu zamanda kendisini yalnız bırakıyordu..

 

Çünkü Setenay, aslında kendisinden daha yalnızdı, içindeki güzellikleri buzulların altına gömmüş, hayatın anlamına dair en güzel ve basit organizmaları dondurmuştu…

 

Donmak ile donmamak arasındaki araf sürecinde anlamıştı, alçıpan profesyonel iş ortamlarına samimiyet çerçeveli dostluk asılamacağını…

 

“Yeterrrr!” diye böğürerek haykırdı iç sesi var gücüyle…Akşama Fatih’e büryan yemeğe gitti, oradan tatlı niyetine tarihi yarımadayı hazmetti. Tarihi yarımada hinterlandında havadaki her toz zerreciğinin bünyesindeki izdüşümünü hissederken, birden çekiç örs ve üzengi kemikleri ahenk içerisinde raks etmeye başladı. İçli bir keman ağlıyordu…  Çekiç, örsü dövüyordu, üzengi şaha kalkıyordu, zihninde iklimler değişiyordu…Kara görünmüş, güneş doğuyordu…

Bir Cevap Yazın