Nereye Koşuyoruz?

fft16_mf3149668

Nereye Koşuyoruz?

Ceyda’nın kırkı çıkalı üç ay olmasına rağmen Metin’in kalbindeki ruh ölümü hala gerçekleşmemişti. Bedenini elleri ile gömmesine rağmen, kalbi bir türlü “El-Fatiha” diyemiyordu.

Neden diyemiyordu?

Uzun zamandan beri kendine en çok sorduğu soru buydu. Nedeni aşk, sevgi, tutku gibi romantik kavramlar mı? Yoksa vicdan mıydı? Kendi kendine kolay açılabilen bir karakter değildi Metin.

Ceyda, Metin’in karısı idi. 4.5-5 ay önce İstanbul maratonu esnasında tüm koşanların, kameraların gözü önünde kendini Boğaz Köprüsü’nden aşağı attı. Olayın gerçekleştiği esnada Metin de iş için bulunduğu Londra’dan dönmek üzereydi.

Havalimanına iki saat erken gelmişti. Hiç vakit kaybetmeden tüm güvenlik kontrollerinden geçti ve nefes aldığı barınağına, Business Lounge’a, yöneldi. Her zaman olduğu gibi yine içinden “Biz bu işi İngilizlerden daha iyi becerdik. Bi bizim lounge a bak bir de İngilizlerinkine bak.” Milliyetçi damarını kabartan düşünce kümesini, yarım parmak viskisine altlık yaptı ve sote bir yere yerleşti.

Çantasından iPad’ini çıkarır çıkarmaz wireless a abanmak istedi. Ancak şifre yine değişmişti. B.k vardı sürekli değişiyordu. Viski bardağının altlığı wireless şifresinin yazılı olduğu kağıdı kapatmıştı. Yiğitliğe b.k sürdürmemek için görevliye de sormadı. Uzun uğraşlar sonucu şifre kağıdını buldu ve bağlanabildi. Uzun yıllardan beri internete bağlanamadığı zamanlarda anksiyete atakları geçirecek kadar online dünyaya bağımlı idi.

Mailleri ile birlikte Twitter’a girdi. Feed’ine akan bütün tweetler İstanbul Maratonu ile ilgili idi. İstanbul Maratonu ne zamandan beri bu kadar insanların hayatının merkezine girmişti. Trending topic listesinde de durum farklı değildi. İstanbul Maratonu ile ilgili dört tane trending topic vardı. Birine tıkladığında “Maratonda İntihar” başlıklı haberi görünce epey şaşırmıştı. “Oha lan kafaya bak. Hayatı sonlandırmak için maratonu seçmek güzel bir kapanış.” diye içinden geçirirken haberin detaylarını okumaya devam ediyordu ki…

Birden elindeki viski bardağını düşürdü. Beyinin bedene karşı kullandığı emir komuta zincirinde kontrol altına alınamayacak bir isyan çıkmıştı. Eli ayağı boşaldı. Damağı kurudu. Kan basıncı zıvanadan çıktı. Göz bebekleri ekrana kilitlendi. Herhangi bir ses duymuyordu. Herhangi bir hareketi algılayamıyordu. Kilitlenmiş olduğu ekranda, haberin detayında Ceyda’nın ismi yazılı duruyordu.

İntihar eden Ceyda idi. Nasıl olabilirdi? Maratona katılacağından bile haberi yoktu. Sıkıntıları vardı kabul. Ama Ceyda bunu Metin’e nasıl yapabilmişti? Metin’in bünyesi ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Adeta kilitlenip kalmıştı. Ağlamak istiyor ama ağlayamıyordu. Bir tarafı Ceyda’ya karşı büyük bir kızgınlık ve nefret besliyordu. Bir tarafı vicdan azabı çekiyordu. Bir tarafı da çok acıyordu. Hangi tarafı seçecekti? Seçim izni var mıydı? İç sesi ile tüm bu pazarlıkları yaptığı esnada, yanaklarından yüksek bir debi ile göz yaşları süzülmeye başladı.

Tam bu sırada herkesi çok şaşırtan bir olay gerçekleşti. Ceyda’nın blogunda yeni bir post yayınlandı ve bu post kendisinin tüm sosyal medya hesaplarından paylaşıldı.

Ceyda ölmemiş miydi? Evet ölmüştü.

Ama intihardan önce herkes ile paylaşmak için zamanı ayarlanmış blog yazısı girip sosyal medya paylaşımı organize etmişti. Kendisinin intihar haberinin en zirve yaptığı esnada bu paylaşımın ekranlara gelmesi Ceyda’nın blogunu kilitledi. Herkes büyük bir şok içerisinde yazıyı paylaşıyordu. Yazının içeriğinde:

“Yaşamayı Beceremedim…

Bugünü de, dünü de yaşamayı beceremedim. O zaman anlamı ne yarını da yaşamanın; ya da yaşamaya çalışmanın? İnsanı insan yapan ne var bende olmayan? Ama insan olabilmem için bir şey eksik bende. Yaşam gücü.

Elimden geleni yaptım ama tükendim. Yaşam gücüm, mecalim kalmadı. Herkes ne istiyorsa yaptım. Kendimi itin g.tüne koyarken herkesi merkezime koydum. Hayatımı siz belirlediniz. Tercihleriniz, öncelikleriniz, mutluluklarınız, talepleriniz, beklentileriniz, hüzünleriniz. Siz merkezime koyamadığım beni, zaten çoktan öldürmüştünüz.

Yaşayan bir ölüydüm adeta. Başarılı bir yönetici, eş ve abla olarak gözüksem de ben zaten ölüydüm.

Yukarıda yazdıklarım arasında elbet şükretmek için yeterli sebepler var. Ama belki ben daha fazlasını istedim. Belki çağımız için imkansızı istedim. Mutlu olmak istedim. Ben olmak istedim. Sadece mutlu olabilmek istedim. Çok çalıştım bu kısa ömrüm boyunca. Çok çabaladım. Hatta bir keresinde mutlu bile olmayı başardığımı düşündüm. İlk ve son kez. Hayat buymuş be dedim. Metin’i tanıdım, sevdim ve evlendim. Gerçekten güzel günler geçirdik. Görüntüde büyük bir aşk yaşıyorduk. Ancak zaman geçtikçe bu aşkın karşılıklı olmadığını anlamam uzun sürmedi. Son kalemi de kaybediyordum. Metin bana aşık değildi. Metin, ilgiye aşıktı. Deposuna ne kadar ilgi doldursan o kadar karşılık alıyordun. Özellikle sanal dünyanın ilgisine. Hayatını sanal dünyada ilgi peşinde geçiriyordu. Her kim, kendisine zerre kadar bile ilgi gösterse kulu köpeği oluyorken, her geçen gün benden daha fazla uzaklaşıyordu. Artık benim ilgim kontağı çevirmesine bile yetmiyordu. Fazlalıktım… Herkese fazlalıktım. İşte de fazlalıktım. Aileme de fazlalıktım. Sonuç olarak kimsenin suçu yok. Suçlu benim. En başından beri… Kendimi bulamadım, kendime saygı duyamadım ve kendim olamadım…

Affedin beni…”

Metin, göz yaşları ve hıçkırığın it dalaşı yaptığı bir gerçeklikte bu satırları okurken ismini uçağa çağrı anonsunda duyunca irkildi. Sözüm ona toparlandı ve anons edilen kapıya doğru koşmaya başladı.

Ceyda ilk defa bir tercih yapmış, son nefesini sonunu bilmediği bir maraton için harcamıştı.

Metin ise en üzgün hali ile bile başarı odaklı 100 mt koşuyordu dolayısıyla uçağı yakaladı. Ama hayatta neleri kaçırmıştı?

Bilinmez…

12.01.2015 Tarihinde Radikal’de yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın