Haybeye değil Heybeye…

Heybe dedik, Heybeci dedik, Bilgi Eşeği dedik… Kafalarımız karıştı… Yorumlar yaptık, tartıştık, anladık anlamadık, anlar gibi yaptık, reddettik, sadece geyik dedik. Kah güldük kah eğlendik. Ancak söz verdik, eylemlerimiz sürecek dedik…

Heybe Felsefesi ilk kez Uluslararası Reklamcılar Derneği (IAA)’nın düzenlenmiş olduğu Reklamcılar Tahtaya Etkinliğinde “Heybe Felsefesi ve Değişen Marka Anlayışı” seminerinde sunuldu. Reklamcılar tarafından büyük beğeni ile karşılandı. Uluslararası Reklamcılar Derneği üyelerine olumlu geribildirimleri için teşekkür edip, kaldığımız yerden devam edelim. Heybe felsesinin ne olduğunu hatırlayalım.

Read More…

Adım Adım…

Adım Adım…Adım adım Pazarlama, Java, Tasarım, .NET, NLP, Marka Yönetimi, Türev Alma Teknikleri, İnek Sağma Yöntemleri, Ruh İkinizi Bulma…

Neden adım adım… ?

Sürekli bir hap arayışı içerisindeyiz. Kısa hızlı, hemen çözüm üreten sonuçlar beklentisindeyiz. Sabır nedir? Sebat nedir? Araştırma nedir?
Seminerlere gidiyoruz, eğitimlere katılıyoruz hemen sorular geliyor…

  • Bunun kısa bir yolu var mı?
  • Bunu pratikte 1 gün de nasıl yaparız?
  • Abi sen de taslak dokümanı varsa flash diske atabilir miyiz?
  • Sunumu alabilir miyim? Ben de arkadaşlara şeyettircem de…
  • Bana linkini atsana iyi çalışmaymış.
  • Bu raporları nereden buldun, alabilir miyim?
  • Yok kimseyle paylaşmam tabi… Sonuçta senin emeğin

Bilgi Eşşekliğinin lüzumu yok… Haybeciliğinde lüzümu yok…

Read More…

Neden SANAT?

Sanat, hemen hemen herkesin bildiği, ancak çok az insanın gerçek anlamda hayatında bir pencere olarak kullandığı bir araçtır.


Tarihin başlangıcı kadar eski olan sanat üzerinde günümüze kadar sayısız tanımlamalar yapılmış. Ben de bir kamyon dolusu tanımlama yapıp sizleri sıkmak istemem… Dolayısıyla doğrudan konuya girelim…


Hayatımda, işimde “neden sanat” ?

Read More…

DüşlüYORUM Öyleyse Varım…

DüşlüYORUM Öyleyse Varım…

Her çağ beraberinde kendine özgü bir beklenti ve tehlike bileşimi getiriyor, bilgi çağı da bu özelliklerin her ikisini bünyesinde barındırıyor. Ama korkulu olmaktan çok umutlu olmayı gerektiren haklı bir sebep var; çünkü bilgi çağı bize insan soyunun geçmişte hiç yakalayamadığı bir fırsatı sunuyor.

Tarihte ilk kez geçmişimizden haraketle ileriye yönelme yerine, hayal gücümüzden haraketle geriye yönelme olanağına sahibiz. Bütün tarih boyunca insanlar başka dünyaları keşfetme, yaşlanmanın getirdiği tahribatı onarma, mesafeleri onarma, mesafeleri aşma, çevreye şekil verme, kendi içlerindeki yıkıcı eğilimleri dizginleme, gezegende bulunabilecek her bilgi zerresini paylaşma özlemini duymuştur. İnsanlık olarak, Mars Pathfinder uzay gemisi, nanoteknoloji, quantum computing, sanal gerçeklik, ruh halini değiştirici ilaçlar ve internet portalleri sayesinde bu köklü rüyaların her birini hayata geçirmeye başlamış bulunuyoruz.

Doğrusunu isterseniz, hayal edilebilecekler ile başarılabilecekler arasındaki uçurum şimdi her zamankinden daha küçük.
Francis Fukuyama’nın öne sürdüğü gibi bir tarihin sonuna varmiş olmaktan çok, tarihi kesintiye uğratma, geçmişte olanları doğrusal bir şekilde geleceğe uzatmaktan kaçınma kapasitemizi geliştirmiş bulunuyoruz. Sanayileşme çağında gelecek geçmişten daha iyiydi, bilgi çağında gelecek geçmişten farklı ve belki de son derece daha iyi olacak.



Günümüzde sadece hayal gücümüzle sınırlıyız. Bununla birlikte, yeni bir gerçeklik çerçevesinde hayal edebilenler, hayal edemeyenlerden her zaman sayıca daha az olmuştur. Leonardo da Vinci, Einstein, Newton, Ömer Hayyam, Hasan Çelebi gibi kişiler varsa, hayal güçlerini tarihin yalama haline gelmiş ağır prangalarından kurtaramayan on binlerce kişi var. Uzun süre tutsak kalmış bir kutup ayısı nasıl zincirleri çıkarıldığında bile alışkanlıkla olduğu yerde çakılı kalırsa, çoğu zihin de ilerlemenin beraberinde getirdiği olanakları henüz kavrayabilmiş değil.

Ne var ki, geçmişin çekim gücünden kurtulma becerisinden yoksun kişi ve kuruluşlar için geleceğe giden yol tıkalı olacak.

İçinde bulunduğumuz yeni çağın neler getirebileceğini tam anlamak için, her birimizin iş gördüğü kadar hayal de görecek duruma gelmesi gerekir.

İlerme çağında rüyalar çoğu kez fantezinin ötesine geçmezdi. Geçmişten farklı olarak, günümüzde rüyalar bizi yeni gerçekliklere götürecek geçitlerdir. İçtimai benliklerimiz yani kuruluşlarımız da rüya görmesini öğrenmek zorunda. Birçok kuruluşta kolektif hayal gücünü işletmede büyük çaplı aksaklıklar bulunuyor.. Ya hayallerimiz çalınmış, ya da biz hayal görmeyi unutacak kadar reel dünyaya bağlıyız. Bireysel ve kurumsal olarak realite adı altında, düşlerimizi bile materyalist düşünsel eksenine hapsetmişiz… İşte bu sarmalı çözebilenler önümüzdeki çağı şekillendiren aktörler çizgisinde yeralacaklar.

“Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu… “Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.” Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: “Dünya bir düştür. Evet, dünya..Ah! Evet, dünya bir masaldır.” (Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar)

1 47 48 49 Scroll to top