Bilgi

Derinleşmiyorum Öyleyse Yokum

Descartes yıllar öncesinde yüksek sesle “Düşünüyorum, öyleyse varım” diye haykırdığında kafalar allak bullak olmuştu. Descartes’ın söylemi oldukça makuldü. Fakat söylemin tam tersini düşündüğümüzde, varolmadığımız, bir düş olduğumuz sonucu ortaya çıkıyor. Bu çıkarım hakkında İhsan Oktay Anar “Puslu Kıtalar Atlası” kitabında şu yorumu yapmıştı:

“Düşünen bir adamı düşünüyorum…düşündüğümü bildiğim için, ben varım…düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamında var olduğunu biliyorum…böylece o da benim kadar gercek oluyor…bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor…düşündüğünü düşündüğüm bu adamım beni düşlediğini düşünüyorum…öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor…o gerçek ben ise bir düş oluyorum…”

Var mıyız? Yok muyuz? Düş müyüz değil miyiz? Düşünüyor muyuz ki var olalım? gibi tartışmalara girmeden düşüncenin, düşünmenin ne olduğuna bir bakmak gerekiyor.

Türk Dil Kurumu’nun kara kaplı sözlüğü bize düşünceyi “Dış dünyanın insan zihnine yansıması.” olarak tanımlıyor.

Türk Dil Kurumu’nun tanımı, düşünceye dair basit ama üzerinde bir es verilerek durulması gereken bir tanım.

Dış dünyanın yansıması denildiğinde hepimizin dış dünyası, yaşamış olduğumuz deneyimler, gördüklerimiz ve düşünebildiklerimiz kapsamında kalıyor ve birbirinden farklı. Tanım içerisinde “dış dünyanın insan zihnine yansıması” ifadesinden dış dünyayı zihnimize yansıtacak bir aynaya sahip olmamız gerektiğini anlıyoruz.

Herkesin derinlik aynası, kendi filtreleri ve süzgeçleri ile şekilleniyor, ve bu süzgeçlerden geçerek dış dünya zihmize yansıyor, akabinde de düşüncelerimiz oluşuyor.

Read More…

Selfie Mania

Selfie, Oxford Dictionary tarafından 19 Kasım 2013 tarihinde, bir önceki yıla göre %17.000 kez daha fazla kullanıldığı tespit edilerek yılın kelimesi olarak seçilen ve İngilizce’deki diğer tüm kelimelerin fesatlanmalarına rağmen sözlükte “Kendi Fotoğrafını Çekme” anlamı ile yerini alan en havalı kelime.

Selfie Mania, bireyin yaşamış olduğu kimlik illüzyonunu pekiştirirken, anı yakalamak adına, anı kaçırmanın ironik deneyimi.

Selfie çekemediğimizde elimizin ayağımızın titrediği ve ruhumuzun büzüştüğü mevcut konjonktürde, Türk Dil Kurumu da Oxford Dictionary’den geri kalmayarak konu ile ilgili raconu kesti ve vatandaşlarımızdan gelen önerileri değerlendirerek, Selfie’ye Türkçe karşılık olarak Özçekim’i seçti. Artık hem İngilizce’si hem de Türkçe’si bünyemize enjekte edilmiş ve kana karışmış durumda.

Sağa sola bireysel fotoğraf koymak, kendini ön plana çıkarmak, orta sahada rövaşata çekmek, internetin ilk zamanlarından beri gündemde olan ve deneyimlenen bir eylem.

Yerli ve/veya yabancı “celebrity” olarak kendini konumlandıran kişiler, fil dişi kulelerindeki erişilmez mahremlerinden halkın seviyesine ulaşabilecek bireysel veya toplu paylaşımlarda bulunmaya başladıklarından itibaren, kendi fotoğrafını çekme konusu ziyadesiyle yayıldı.

 

Neden Selfie Çekiyoruz?

“Çok güzel ve hoş olduğumu biliyorum. Selfie ile kendimi ifade ediyorum. Kıskananlar çatlasın.”

“Gittiğim mekanlar, yediğim yemekler, birlikte olduğum kişilerden ziyade hayranlarım sürekli beni görmek istiyor. Artık kadrajın odağında ben olacağım.”

“O kadar fön çektirdik, makyaj yaptırdık. Güzel bi selfie patlatalım ki likelar boşa gitmesin.”

“Bi dakika başlamayın! Masayı da alan bi Selfie çekelim ki alem ziyafet görsün.”

“Remzi Bey ağızınıza sağlık çok verimli bir konuşma oldu. Bi selfie çektirebilir miyiz?”

“Beğeninize ve takdirinize ihtiyacım var.”

“Busenaz ile bi Selfie patlatsak mevzu biter. Havamız bi milyon.”

“Genel Müdür ile Selfie’ye girsek çok mu zevzeklik olur?”

“Kolum biraz daha uzun veya bi Selfie çubuğumuz olsa sahneyi tüm grup elemanları ile birlikte alabileceğim. Ancak kafam tüm kadrajı kaplıyor.”

“Anlara benliğimi entegre edip mutlu deneyimlerin kaybolmasını istemiyorum.”

 

Selfie Türleri

 

Sadece Ben Selfiesi: Selfie’yi çekenin kadrajı eşek kadar kapladığı sadece çeken bireyin görülebildiği Selfie’ler.

Sevgilim ve Ben Selfiesi: Sevgilinle yakın temasta: “Aaa ne kadar şirinler değil mi?” dedirten Selfie’ler. 

Kıyafetim ve Ben Selfiesi: Kılığın, kıyafetin, takı ve aksesuarın en ince detaylarına kadar sergilendiği ve “Tarzı var çok hoş giyiniyor. Üzerindeki elbiseyi kime diktirdi veya nereden aldı acaba?” dedirten Selfie’ler.

Gittiğim Mekan ve Ben Selfiesi: Gidilen havalı mekanın neresi olduğuna dair detayların hakkı ile verildiği ve “Hacı biz oralarda çay içemezken adam loca kapatmış” dedirten Selfie’ler.

Yeni Oyuncağım ve Ben Selfiesi: Sahip olmanın prestij kazandıracağı oyuncak / alet edavat / teknolojik ürünün sergilendiği ve “Keşke benim de olsaydı.” dedirten Selfie’ler.

Celebrity ve Ben Selfiesi: Celebrity ile anti-depresan gülümsemesi takınarak poz verip, “Tanıyormuş olm. Nasıl çevresi var anlamıyorum hakim anasını satayım.” dedirten Selfie’ler.

Hayranlarım ve Ben Selfiesi: Halk ile yalandan tebessümleri kombinleyen, “Ne kadar mütevazi, hayranlarına dostu gibi davranıyor.” Dedirten Selfie’ler

Aynada Ben Selfiesi: Aynanın tüm farklı açılarında (tercihen premium bir asansör aynası) egonun tüm kasları kasılmışken çekilen Selfie’ler.

Manzara ve Ben Selfiesi: İlgi çekecek mekanların, sıradışı görünümlerinin kafa ile birlikte kadraja entegre edildiği,         “Ulan herif ne güzel yerlere gidiyor. Ne kadar çok geziyor.” dedirten Selfie’ler.  

 

Temel Selfie Çekim Soruları  
Malzemeyi güzel gösterecek doğru ışık var mı?

Havalı ve ilgi çekebilecek bir lokasyon da mıyız?

Selfie’nin bünyesine yüklerken yazılacak içerik  yeterince ilgi çekici mi?

Selfie’nin içerisinde kimler var ? Kimler yok? Beğeni sayısını arttıracak birileri var mı?

Selfie kadrajında kimler ön planda kimler arka planda?

Selfie kimin hesabından hangi platformlarda paylaşılacak?

Selfie’nin başlığı ne olacak ?

“Hiç gerçek olduğunu sandığın bir rüya gördün mü? Ya o uykudan hiç uyanmasaydın rüya olduğunu nasıl anlayacaktın? “ (Morpheus, The Matrix,  1999)

 

Herkesin elinde kamera ile hayatı izlediği ve başrolünde kendisinin oynadığı beğenilme rüyasını deneyimliyoruz…

08.06.2014 tarihinde Radikal’de yayınlanmıştır.

Profesyonel Taht Oyunları

Profesyonel ortamın dikenli serüveninde; kestirme yolları tercih ederek tek hedefi yükselmek, cüzdan payını ve statüsünü genişletmek, refah düzeyini korumak ve / veya arttırmak olan; bu ulvi hedef doğrultusunda stratejik ilişki geliştiren, ilişki bitiren, rakiplerini acımasızca sahadan silen, karşı cinsi, burnu iyice sürtene kadar, zeki taktiklerle süründüren, Pavlov’un köpeği gibi güdüleyip güdüleyip bırakan ve zorlama şuh kahkahalar atan biridir, Esengül.

Cansu ise henüz kariyerinin cicim aylarında. Esengül’e bağlı çalışıyor. On sekizinde İstanbul’a okumaya gelen, akabinde üniversitenin muson ikliminde çiçek gibi açan Anadolu kızlarından. Her ne kadar üniversitede  baz bir kaşarlanma takviyesi almış olsa da profesyonel iş ortamlarında boy verdiğinde hala suyun içinde kalıyor.

Çalışma ortamındaki mevcut ve potansiyel rakiplerinin kendisine karşı tezgah kurgulamalarından, dedikodu üretmelerinden, arkasından konuşmalarından  ve ne kadar başarılı işler yapsa da kaymağını afiyetle başkalarının yemesinden ve son tahlilde hep başarısızmış gibi gözükmekten ziyadesiyle müzdarip.

Yine sıradan bir Pazartesi. Mesainin henüz ilk saatleri.  Isınma hareketleri esnasında üst üste almış olduğu darbelerle, Pazartesi sendromunu kombinleyen Cansu’nun  yüzü yerlerde. Son zamanlarda benzeri durumların frekansının arttığını  fark eden Esengül, kendisine herhangi bir şey sormadan “Öğlen yemeğe gidiyoruz. Programını ayarla!” dedi. Zaten yerlerde olan Cansu’nun modu, sinusoidal bir hal aldı: “Kıllansam mı? Sevinsem mi?”.

Yemek esnasında Esengül hiç uzatmadan konuya girdi ve “Neyin var ne oldu? Bir süredir modun düşük. Bana anlatmak istediğin bir şey var mı?” diye sordu. Cansu da tüm yaşadıklarını, hissettiklerini, sıkıntılarını anlattı ve akabinde tüm çaresizliği ile böylesine kaotik ve yalan bir ortamda nasıl davranması gerektiğini sordu.

Esengül; büyük acılarla, travmalarla ve amansız deneyimlerle yazmış olduğu kara kaplı defterinin sayfalarını araladı ve Cansu’ya tüm profesyonel hayatı boyunca kullanabileceği sırlardan bir potpori yaptı:

1.     Rakibini Tanı: Rakiplerinin kim olduğunu bilmek; mahremiyetlerine hakim olmak başarıya giden yolun ilk adımı. Rakibinin; travmaları, eziklikleri, başarıları, başarısızlıkları, içine yalan katılmış başarıları, hüzünleri, zaafları, ilk aşkı, ilk aldatılma ve aldatma deneyimi, yediği kazıklar, dostları, akrabaları, düşmanları, yedikleri, içtikleri, giydikleri, seyahatleri ve seks hayatlarına dair her şeye derinlemesine hakim ol.

2.     Rakibin Hakkında Konuş: Birinci adımda toplamış olduğun malzemeleri; yayılabilme, ses getirme ve insanları etkileme kriterlerine göre sırala. Elindeki, hangi malzeme ile en çok kimi etkileyeceğinin listesini çıkar. Çıkarmış olduğun bu liste ile malzemelerin buluşma sürecini, asgari altı ay, azami bir senelik bir zaman planına oturt. Malzemeleri paylaşmadan once ilgili kişilere göre malzemenin içeriğini nasıl farklılaştıracağını, neleri ekleyeceğini, çıkaracağını, abartacağını belirle. Hangi kişi ile hangi ortamda, nasıl, bu malzemeleri paylaşacağını belirle. Artık hazırsın. Elini hafif alıştırma.

3.     İlk Tepkileri İzle: Malzemeleri duyanların ilk tepkilerini, yorumlarını, rakibin hakkındaki kanaat değişikliklerini ve diğer kişilerle nasıl paylaştıklarını yakından izle.

4.     Rakibinin Güvenini Kazan: Konuşmaların zirve yaptığı anda, rakibinin yanına giderek, konuşmalardan, kimlerin konuştuğundan ve yardımcı olmak istediğinden bahsederek rakibinin güvenini kazan.

5.     Rakibine Tavsiye Ver: Artık rakibin zor durumda. Aktif olarak sahneye çıkmanın tam zamanı. Öncelikle kendisi hakkında konuşanlara dair malzemeleri rakibin ile paylaş. Bu malzemeleri kullanarak kendisine nasıl yardımcı olabileceğini anlat. Birlikte taktik geliştirin.

6.     Düşenin Dostu Olmaz: Artık rakibin sağlıklı hareket etmiyor ve bunu herkes biliyor. Herkes rakibini en detay boyutta eleştirmeye başladı. Dolayısıyla sen de eleştirilere, yüksek sesle katılabilirsin. Sonun başlangıcı. Çıkıntılık yapmıyor ortama ayak uyduruyorsun. Artık karşında güçlü bir rakipten ziyade acınacak bir profesyonel var.

 

Ağızını bir kere bile olsun kapatmadan Esengül’ü dinleyen Cansu; bir taraftan hiç bir kelimeyi kaçırmadan not alırken; bir taraftan da Esengül’ün bu düzeyde bir deneyimi elde edebilmek için hayatından neler feda ettiğini merak ediyordu.

“İnsanlar kahramanları oynuyorlar; çünkü korkaklar. Azizleri oynuyorlar; çünkü kötü ruhlular. Suikastçiyi oynuyorlar; çünkü yanıbaşlarındaki komşularını öldürmek için yanıp tutuşuyorlar. İnsanlar oynuyorlar; çünkü doğuştan yalancılar.”  – Jean Paul Sartre

 

04.05.2014 Tarihinde Radikal’de Yayınlanmıştır

Tatil Dönüşü Mesai

Yine buhranlı bir Pazar…

Hava da en az benim kadar arafta… Gürleyip yağmur olarak yağsam mı? Yoksa açıp insanların içini ısıtsam mı? Diye kararsız ve puslu…

“Bi nefes” niyetiyle deneyimlediğim tatilde, kelimelerin kifayetsiz kalacağı o tarifsiz anlardan sonra; yine business causal ile  bedenimi kaplamak üzere yollara koyuldum.

Metropoller; business causal giydirilmiş bedenleri, üstün çekim kuvvetleriyle mıknatıs gibi çekiyor. Çekerken de kulaklarına: “Hadi kardeşim yürü, yarın iş başı yapacaz. Daha eve gidecez, banyo yapacaz… Kıyafetler ayarlanacak. Toplantı notları gözden geçirilecek, okunması gereken raporlar var vs.. ” şeklinde fısıldıyor.

En acımasız mesai deneyimlerimde hatırlamak istediğim en güzel tatil anıları, yola çıktığım andan itibaren bu insafsız fısıltılarla tüketiliyor…

Halbuki, güzel tatil anılarımı bir dahaki tatile kadar itina ile saklamak için, küçük mutluluklarımı biriktirdiğim, travmalardan koruduğum cüzdanın en derin ceplerine itina ile yerleştirmiştim. Ancak, fısıltılarak ek olarak; metropollerin evrensel çekim kuvvetinin modern temsilcileri olan kitlenmiş otobanlar, uzun feribot kuyrukları, sinyalsiz şerit değiştiren terliksi hayvanlar, vb. En güzel tatil anılarımı çoktan tüketmeye başladı bile.

Tam rahatlamıştım, huzur bulmuştum derken, huzurumun ırzına geçmek için bir tecavüzcü peydahlanmıştı, zihnimde: “Pazartesi”

Yine maskelerimizi takacak, ertesi sabaha Berk Beyler, İdil Hanımlar olarak uyanıp, sabah kahvaltımızı ucuz yağlı bir poğaça ile ikame edip, iş tanımlarımızın evrensel gerekliliklerini yerine getirmeye çalışacağız.

Pazartesi sabahı…

Saat 06.00…

Çalan alarm mutluluk evreninden gerçeklik evrenine bir geçit rölü oynuyor. Olayı paralel evrenler ile daha kompleks bir hale getirmeden kalkıyorum…

Tuvalet süreci, sabah kalkma ritüelleri arasında global olarak vazgeçilmezliğini koruyor.

Kıl büyütme, yönetme özgürlüğümü elimden alan traş seramonisi akabinde, cildim kadar ruhum da tahriş oluyor.

Halet-i ruhiyem müsait ise kıyafetler akşamdan özenle seçilmiş, gerekli kombinasyonlar gerçekleştirilmiş  giyilmeye hazır bir durumda bekliyorlar.

Çanta hazırlama sürecinde bilgisayar her zamanki gibi kral tahtına otururken, defter, kalemlik, telefonlar, anahtarlar çantada kendileri için önceden hazırlanmış yerlerini alıyorlar.

Saçımı başımı derleyip topluyorum. Mümkünse el yüz ve başın ilgili kremlerle günlük münasebetini sağlıyorum.

Yaş artık kemale erdi. Düzenli yutulması gereken haplar var. Aç karnına alınması gereken hapları alıyor, kahvaltı masası ile uzaktan keşişip kendisine bir daha görüşmemek üzere veda ediyorum.

Servis bekleme mekanına doğru ilerliyorum. Servis bekleme mekanında herkesin servis beklediğini görmek, aynı saatte aynı insanları aynı haraketleri yaparken görmek adeta zamanı durduran bir aktivite oluyor.

Servis gelince herkes temkinli, emin ve hızlı adımlarla servise doğru yöneliyor. Hafif bir yer kapma çabası yok değil, ama nezaketten kimse bu hevesini belli etmemeye çalışıyor.

Yol esnasında uyumayı tercih edenler çoğunlukta, kibar bay ve bayanların uyurken ağızlarının aldığı şekiller bireysel marka yönetimleri açısından büyük bir handikap oluşturuyor. Uyumayı tercih etmeyenler genelde kulaklıkları sayesinde dış dünya ile irtibatlarını kesmişler. Daha azınlıkta kalanlar ise kitap okuyanlar. İşin özünde  sorsanız herkes kitap okuyor ama malesef çantadaki kitaplar uyku karşısında dirençsiz kalıyorlar.

İş yerine gelince, sağdan soldan özensizce devşirdiğim hızlı tüketileni sağlıksız yiyeceklerle donatılmış kahvaltı mönüsünü deneyimledikten sonra profesyonel cephedeki yerime mevzileniyorum.

Maillerime kabaca, pozisyon bazlı bakıyorum. Toplantı hazırlıklarını tamamlıyor, şık bir defter, şık bir kalem, şık bir kartvizitlik ve kendinden emin adımlarla toplantı cephesine doğru yola koyuluyorum.

Toplantılar!: Yüzyüze veya mail ortamında karşılıklı halledemediğimiz kaotik tüm süreçlerin er meydanı… Mesai doldurma platformları… Çok iş yaptığını, ne kadar meşgul olduğunu gösterebildiğin yegane aksiyonlar… Kendini ifade etme, ne kadar iyi ne kadar yetkin bir insan olduğunu gösterme ortamı… Ve gerçek mesai, gerçek mücadele başlıyor…

Hiç aradığın şeyi bulduğunda, bulduğun şeyin aradığın şey olup olmadığına dönüp baktın mı ?” Kaybedenler Kulübü

 

23.03.2014 Tarihinde Radikal’de yayınlanmıştır.

Bi Tık Ötedeki Ünlü

Sudenaz; besin kaynağında ‘ilgi’ olan, alkışlara bağlanmış bir solunum cihazı ile hayatını sürdüren, toplum nezdinde ilgi ve merak uyandıran, ana akım medyada hatırı sayılır görünürlüğü olan ‘ünlü’ biri.

Mevcut havalı konumuna kolay gelmedi. Alkış evrenine doğru çıkmış olduğu astral seyahat esnasında, atmosferden geçerken yanmamak için geçmişinden habis bir uydu gibi sıyrılarak, alkış evrenine geçiş vizesi aldı.  Gerçek anlamda bir geçmişi yoktu.  Dolayısıyla da geçmişinden sıyrılırken çok zorlanmadı.

Kendisine nefes aldıran tek şey ‘ilgi’ idi. Sudenaz da; insanları şaşırtmak, ilgiyi sürekli bünyesinde tutmak için, kendisine ciddi zarar vermek dahil, her şeyi yapmayı göze almıştı.

Arkadaşı Revnak’ın gazına gelerek sosyal medyaya girdi. Özel bir sosyal medya uzmanı tuttu. Başlangıçta arkadaş tavsiyesi olarak müdahil olduğu sosyal medya, git gide ruhunu emiyor, beynini uyuşturuyor elinden akıllı telefonunu bırakamıyordu.

“Tarjan, senin takipçi sayın kaç? Ben altıyüzbine geldim. Türkiye’deki ünlüler arasında ilk beşteyim.”

“Nalan: ‘Pilateste ayaklarım tavana değmişken çeker misin beni?  Millet vücut görsün. Spor yapan hatun görsün. Su’ya da kapak olsun.’”

“Canlı yayına öncesi şu havalı kılık kıyafetimle, makyajımla çek bakalım Nalan. Millet programı izlemek için motive olsun. Canlı yayın sonrası da kamera arkası ekip ile fotoğraf çekiniriz. Ekip ile nasıl kaynaştığımı, ne kadar mütevazi olduğumu gösterip tweetleriz.”

“Bu akşam yine bir galadayız. Foursquare filmin ismi ile check-in olmayı unutma Nalan. ‘Yalnız Komodo Ejderi Şahitti’ filminin galası yıkıyor.”

“Aldığımız kitapları getirir misin Nalan? Kitapları kreatif bir şekilde dizelim. Yanına bir kahve koyalım. ‘Boş değiliz sürekli hayvan gibi okuyoruz.’ mesajını fanlarımıza verelim.”

“Bugünün özlü sözünü girdik mi Nalan? Yapıştır tüm mecralardan”

“Son tweetimi kaç kişi retweetledi, kaç kişi favladı, kaç kişi mentionladı acaba?”

“Son koyduğum fotoğrafı kaç kişi likeladı? Ne yorumlar yazıldı?”

Yüzbinlerce fanı vardı ve hepsi Sudenaz için adeta ölmeye hazırdı. Sudenaz açısından ise o fanların hepsi birer like / rakamdan ibaretti. Statüsünü konumlandırırken, işine dair pazarlıklarını yaparken sürecin bazını teşkil eden rakamlar.

Necip, o rakamlardan sadece biri. 21 yaşında. Meslek lisesi Torna Tesviye terk. 7 senedir çarşıda bayan iç çamaşırı satan bir dükkanda kepenk indirip kaldırıyor.  Paspas ile başlayan her sabah, ünlü olacağına dair bir umut ile şenleniyor. Mesai bitminde ise kepengi indirdikten sonra asma kilidin kilitlenme sesi ile  gerçek ile yüzleşiyor. Hayata dair tek eğlencesi ise Sudenaz’ı sosyal medyada takip etmek.

Sudenaz’ın, yaşağıdı şehire konsere geleceğini öğrenen Necip aylar öncesinden hazırlıklarını yapmaya başladı. Konser günü geldi çattı. Sudenaz hayranları ortalığı yıkıyorlardı.  Necip’in aklı sürekli konser bitiminde Sudenaz ile fotoğraf çektirmekte idi. Konser bitti. Sudenaz hızlı ve sabırsız adımlarla sahne arkasındaki karavanına girdi. Halı saha maçlarından tanıdığı, sahne arkası güvenlik ekibindeki arkadaşı Rıza, Necip’i sahne arkasına almıştı ama Sudenaz’ı karavana girmeden yakalayamamışlardı. Rıza, Sudenaz’ın menejerine kovulma pahasına yalvardı. Necip’in yıkılacağını biliyordu. Sadece bir fotoğraf istiyordu. Ne olacaktı ki Sudenaz’ın iki dakikasını almayacaktı. Menejeri Sudenaz ile konuştu ancak “Bu yorgunluğun üzerine uğraştırma beni fotoğrafla vs ile” diye sağlam bir fırça yedi. Necip’in yalvaran bakışlarından o kadar etkilenmişti ki Sudenaz’ın cevabını söyleyemedi. “Kendisinin ekibi ile toplantısı var, müsait değil. Adresinizi alalım imzalı bir albumünü göndeririz.”

Necip, mutlu sona bu kadar yaklaşmışken deneyimlediği gerçeklik karşısında adeta yıkılmıştı. Her gün saatlerce takip ettiği ve ‘bi tık ötede’ olduğunu düşündüğü ünlüye ne kadar uzak olduğu ve kendisinin O ünlü için sadece bir like / rakam olduğu ile yüzleşti. Ertesi gün dükkanın kepengini açıp paspas yaparken bu üzüntü, kısmet söyleminin semantik ağırlığı altında ezilecek buruk bir tebessüme dönüşecekti.

“Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük, ama olmayacağız. Simdi bunu anlamaya başlıyoruz.” (Tyler Durden, Dövüş Kulübü)

Haydi Toplantı Yapalım

Haydi Toplantı Yapalım

Berk, yalnızlığının acıtan yanlarını profesyonel ekosistem ile dolduran beyaz yaka insanı. İş hayatında suni olarak salgılanan alkış hormonu ile beslenir. “Halledersin koçum!” denildiğinde plazayı sırtına almaya çalışır ve bu uğurda ekibinin ciğerlerini de su toplatır. Sürekli havalı sunumlar yapar, her aktiviteye gönüllü katılır ve katıldığı aktiviteyi yönlendirir. Her etkinlikte en özgün soruları sorma çabasındadır. Üst yönetimin kokusunu 22 km’den alıp hemen yanlarında biter. 27 saniyede tüm başarılarını anlatır. Her daim alkışları toplayan ancak hayatı boyunca etrafındaki kartvizit bağımlı suni kalabalıkların arasında, yalnızlığı ile yüzleşir.

Hayatın, toplantı kurgusunun içerisine entegre edilmiş bir proje olduğuna inanır ve “Yine toplantım var”, “Hayvan gibi yoğunum olm”,  “Daha öğle yemeği bile yemedim” gibi söylemlerden de büyük haz duyar.

Berk Neden Toplanıyor?

Proje ve iş süreçlerini konuşmak, değerlendirmek, paketlemek, projelerini satmak ve aferin almak için.

Profesyonel ekosisteme dair dedikodu düzeyini tüm paydaşlarda eş baza getirebilmek adına  statü almak ve vermek için.

“Haydi haydi çok iyi gidiyoruz. Moral bozmuyoruz. Devam Devam…” söylemleri ile çalışanları motive etmek için.

“Geribildirimleriniz burada çok değerli. Konu ile ilgili olarak katma değer sağlayabilmek için elimizden geleni ardımıza koymayacağız.” söylemleri ile çalışanların gazını almak için.

Berk’in Toplantı Aksesuarları

Her profesyonelin kolaylıkla bulamayacağı, toplantı katılımcılarının gördüklerinde mutlaka “Defterin çok güzelmiş. Nereden aldın?” diyecekleri, tercihen yurtdışından alınmış, çizgisiz, profesyonel bir defter.

Berk’ın profesyonel tarzını yansıtan ve pahada hafif olmayan, bakanları bir daha baktırtacak profesyonel bir kalem.

Kartvizitini çıkartırken “Ulan ben de bu pozisyonda bu şirkette çalışıyorum, boru değil beni buna göre konumlandır” mesajını itina ile veren bir kartvizitlik.

Mail düz koşularına toplantı ortamında hız kesmeden havalı olarak devam edebilmek için yurtdışından gelmiş kılıfı ile iPad Mini.

Profesyonel imajına katma değer sağlayacak; en incesinden, en yeni çıkanından bir akıllı telefon.

Berk’in Toplantı Süreci

“Meeting request” gelince “accept” etmek, hatta artislik yapıp “tentative” demek veya “meeting request”i “forward”etmek, takvim paylaşmamak, “Arasın takvimimi öğrensin” demek; Berk’in çok hoşlaştığı haraketlerdendir

Toplantıya ortalama 10-15 dk geç katılır. Girer girmez “Daha önce x toplantısındaydım şimdi bitti ancak gelebildim.” deyip özür diler.

Toplantı esnasında içecekler sorulduğunda cool bir ifade ile mutlaka sade filtre kahve sipariş eder.

Toplantı esnasında ortaya konulmuş olan yiyeceklere ırgat gibi dalmaz. Tabağa hiç dokunmadan “Ben böyle şeyleri önemsemem, 3-5 cookie insanı değilim, sağlıklı beslenirim, nefsime hakimim” imajını verir.

Toplantı sürecinde yalandan herkesin görüşünü sorar. Tüm bu görüşleri aldıktan sonra yine kendi görüşü doğrultusunda aksiyon alınmasını sağlar.

Toplantı masasının altında alternatif toplantı yapmaktan büyük haz duyar. Whatsapp’ten anlık toplantı dedikodusu yapar. Facebook‘ta adam pokeler. DM’den yürür. Foursquare’de check-in olur ve toplantı odasının, şirketin, muhtarı olmaya çalışır. Görüldüğü gibi bu araçlar, sıkıcı geçen bir toplantıyı Alice’in harikalar dünyasına dönüştürebilir.

Sürekli kullanmış olduğu toplantı odasında bu sefer yalnızdı. İcra kuruluna bir sunum hazırlıyordu. Birden toplantı odasının sabit telefonu çaldı. Sık rastlanan bir durum değildi. Telefonu açtı. Ahizenin ucundaki mekanik ses kendini tanıttıkdan sonra, Berk’in orada yapmış olduğu toplantılara dair inanılmaz detaylar verince Berk’in beti benzi attı. Telefonun ucundaki ses, Berk’in uzun süredir yapmış olduğu toplantılara ev sahipliği yapan toplantı odasının ta kendisi idi. Dile gelmişti. Berk’e iletmek istediği kısa ve net bir mesajı vardı:

“Hayat bir sınavsa eğer hiç uğraşma, adını yaz ve çık. Belki sınıfta kalırsın; ama adının altında bembeyaz bi sayfa bırakırsın.”  (Aziz Nesin)

Berk hayatında ilk defa mavi ekran ile karşılaşıyordu. ?#>!*?+½%

16.02.2014 Tarihinde Radikal’de yayınlanmıştır.

Yalnız Bilgi Şahitti

 

Suat; kişisel gelişim serüvenlerinde, profesyonellerin A noktasından B noktasına ulaşım aracı olarak kullandıkları eğitimlerin vazgeçilmez eğitmeni. Elektriğin icadından sonra insanlık tarihindeki en önemli keşif olan kişisel gelişimin içimizdeki öğrenme aşkını gıdıklayarak eğitim ihtiyacını hayatımızın merkezine yerleşmesini fark edip ve bu uğurda ilk yürüyenlerden.

Üzerinde benzerlik yazabileceğin düzgünlükte bir yüz;  amerikan futbol takımı kaptanı gibi geniş omuzlu havalı bir vücut; geriye doğru fütursuzca jölelenmiş saçlar; jilet gibi takım elbise; her daim kol düğmeleri; özel dikilmiş sol cebinde adının ve soyadının baş harflerinin yer aldığı bir gömlek; sabit ve samimiyetsiz bir tebessüm; mikrofonik bir ses; havalı ve sağda solda paylaşılabilecek kelime kullanımı; her konuya uygun anlatılacak hikaye zenginliği; eğitimler esnasında yapılan şakalar / komiklikler / aktiviteler ve  paçalardan akan bilgi / donanım / deneyim derinliği Suat’ın fark yaratan özelliklerinden sadece bir kaçı.

Himmet; Suat’ın mahalleden çocukluk arkadaşı. Oto sanayinde motor rektifiye ustası. Görev tanımında: “Asfaltların acımasızca dışladığı motorların standartlara uymayan parçalarını (silindirler, pistonlar, krank mili vb) çeşitli talaşlı işlemler uygulayarak  motorları eski performanslarına kavuşturmak” yazıyor.

İğnenin bile girmeye imtina edeceği nasırlı eller; arkası uzun ve dalgalı, sakallarla kombine olmuş yağlı saçlar; motor yağlarının fraktal raksına şahit olmuş bir tulum;  eski bir halı saha ayakkabısından bozma yarı bez bir spor ayakkabı, dudağı ile bütünleştirdiği ve yaptığı tüm atipik hareketler esnasında sabit konumunu koruduğu sigarası; samimi / derin bir gülümse, hayata karşı her daim metanetli ve sebatlı bir duruş; Himmet’e ilk bakıldığında göze çarpan temel özellikler.

Himmet’in asıl alamet-i farikası entelektüel derinliği ve edebi yetkinliği. Ortaokul terk olmasına rağmen, çıraklık, kalfalık ve ustalık döneminde bulduğu her boşlukta elinden kitabı hiç eksik etmedi. Sürekli okur, okuduklarını anlar, imbikten geçirir  ve anlamlandırır. Gönüllü olarak tüm esnafın ve eşrafın danışma masası.

Suat ise sadece; kendini 10 adımda geliştirebileceği, ivedi ahkam kesebileceği, kestiği her ahkamı nakite dönüştürebileceği, öğrendiği her yeni kavramı cümle içinde kullanabileceği kişisel gelişim kitap ve  paylaşımlarına odaklanmış durumda. (10 Adımda Quantum Liderliği, 10 Adımda Evire Çevire Satış, Kaplumbağa Aslana Nasıl Yürür?, At Avrat ve Sosyal Medya, 10 Adımda Hayatın Anlamı vb.)  Tüm bunlara ek olarak havalı bir web sitesi, yüzbinlerce takipçiye seslenen kişisel gelişime dair sosyal medya paylaşımları, sektörel bir dergide aylık yazılarlarla arz-ı endam ediyor.

Yıllardır Himmet ile Suat rutin olarak iki haftada bir, her zaman gittikleri nargilecide bir araya gelir. Suat sorar, Himmet cevaplar. Suat not alır, Himmet anlatır. Himmet’in imbikten geçirerek hallaçladığı her bilgi, Suat tarafından köpürtülerek; köşe yazısı, blog postu, sosyal medya paylaşımı, kişisel gelişim sunumu, eğitimi, koçluk ve danışmanlık hizmetine evrilerek nakte çevrilir.

Himmet durumun farkında değil midir? Elbette farkındadır. Suat’ın köpürterek ortaya koyduğu her şeyin detayına ve güncelliğine vakıftır. Suat, işine ziyadesiyle yaradığı için kendisi ile düzenli olarak görüşmektedir. Ancak ailesinden, yetiştiği çevreden almış olduğu görgü, terbiye, ahlak ve arkadaşlık değerlerini göz önünde bulundurarak hareket eder. Her buluşma sonunda vedalaşırken yüzündeki sabit ve samimi tebessüme ek olarak  Peyami Safa’nın Yedigün mecmuasında 20 Eylül 1938’de yazdıklarını hatırlar ve iç sesi dile gelir:
“Ayaklı kütüphane denilen adamların lehinde ve aleyhinde çok şey söylenmiştir. Bunların kafalarında kitap, midede övütülen ekmek gibi değil, ambarda bekleyen buğday gibi durur. Nasıl konmuşsa öyledir. Kana ve hayatına karışmamıştır.

Onların bilgileriyle zekaları arasındaki münasebet, bir kitapla bir kütüphanenin raf tahtası arasındaki münasebetin aynıdır: Biri ötekinin üstüne binmekle kalır. Kitap, adamı beslemezse şişirir, bilgilerin yağıyla şişmanlatır.

Ayaklı kütüphane denilen adamlar, manevi bünyelerinde fikirden ziyade saman bulunan mahluklardır: ilmin şişkolarıdır. Bunun için sağlam yapılı bir kafa, dolu bir kafadan üstündür ve düşünmek bir fikre gebe kalmaktan başka birşey olmadığı için, kitapların en güzelleri, düşündürücü ve doğurucu eserlerdir.

Yine bunun için uyanık bir zeka, okurken her an şüphe içindedir. Bu şüphe at sineği gibidir: Savarsınız yine gelir. Bizi rahatsız etmesine mukabil, demin bahsettiğim kötü dalgınlıktan kurtarmak gibi, sinirlendirici olsa bile uyandırıcı tesiri vardır. Aynı kitabı birkaç defa okumak, ayrı ayrı birkaç kitap okumaktan daha faydalıdır. Çünkü okumakta gaye müellifin ne düşündüğünü anlamaktan ve bir şey öğrenmekten ibaret değildir. Kitapla okuyucunun zekası evlenmeli ve mahsul vermelidir”

 

26.01.2014 Tarihinde Radikal’de yayımlanmıştır

Pi Sayısını Üç Alan İnsanlar

Hayatın pratikliğinde fütursuzca raks eden insanlar…

Pi Sayısı, matematik dünyasında hatırı sayılır bir yere sahip gibi gözükmesine rağmen, insanoğlu tarafından karaktersizlikle, duruş sahibi olmamakla suçlanarak, ne idüğü belirsiz bir sayı olarak konumlandırılmıştır.

İnsanoğlu, matematiksel farkındalığının ilk yıllarından beri Pi Sayısı’nın tam olarak hesaplanması ile uğraşmış, dairenin çevresinin, çapına bölümünden, adam gibi bir Pi Sayısı elde etmeye çalışmıştır.
Ancak her türlü yöntemi (dairenin çevresine, çapını bağlayarak bayır aşağı vurdurmak; dairenin çevresini görünce çapının dilini ısırmak; dairenin çevresinde çekirdek yiyerek dolaşmak, çevresine “N’ber Toprağam?” demek; dairenin çevresini B2 orman arazisi ilan edip, çapı ile ormanda ata binmek vb.) denemesine rağmen bir türlü net bir sonuca ulaşamamıştır.

Read More…

Yönetici İnsanları V

Yönetim için dünyaya gelen insanlar

Previously on Yönetici İnsanları (I, II, III, IV)

İletişim Yönetimi

Ofis Ortamı Yönetimi

Toplantı Yönetimi

Çalışanlarla İlişki Yönetimi

Network / İlişki Yönetimi

Kişisel Gelişim Yönetimi

Sosyal Medya Yönetimi

 

Seyahat Yönetimi
Read More…

Yönetici İnsanları VI (Final)

Yönetim için dünyaya gelen insanlar

Previously on Yönetici İnsanları (I, II, III, IV, V)

İletişim Yönetimi
Ofis Ortamı Yönetimi
Toplantı Yönetimi
Çalışanlarla İlişki Yönetimi
Network / İlişki Yönetimi
Kişisel Gelişim Yönetimi
Sosyal Medya Yönetimi
Seyahat Yönetimi

Özel Hayat Yönetimi Read More…

1 2  Scroll to top