Ali ile Ayşe

İstanbul’a gelmiş on binlerce öğrenciden bir tanesi de bizim Ali idi. Bizim Ali diyorum. Aynı topraktandık. İkimiz de Ege’li idik. Köyümüzün ismini veremeyeceğim çünkü hikayenin doğru olan ve köydeki arkadaşlar tarafından bilinmeyen çok kısmı var. Sonrasında ortalığın karışmasını istemem.

Ali Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyordu. Ben ise Marmara Üniversite’ni kazanmıştım. Son sınıfa geldiğinde iki üç arkadaşı ile Hisarüstü’nde bir eve çıktı. Son senenin keyfi ile Güney’de muhabbetler, uzun geceler; keyfini çıkartıyordu. Arada beni de çağırdıklarında iki bira, soslu fıstık muhabbete katılıyordum. Çok samimi olmasak da biraraya geldiğimizde köyden, eskilerden iki üç kelime ediyorduk.

Ali ilginç adamdı. Hayatının aşkını arama konusunda takıntıları vardı. Bir gün kendisinin karşısına hayatının aşkının çıkacağına inanıyor ve her hoşlandığı kıza o gözle bakıp ilişkide çok hızlı bir şekilde konuyu evliliğe getiriyor veya ters giden birşey olduğu anda ilişkiyi bitiriyordu.

Ali’nin bundan sonra anlatacağım hikayesinde “Nasıl ve nereden biliyorsun bu hikayeyi” diye sormayın ama çok keyifli bir devam gelmiyor. Bu yüzden okuyup okumama kararını size bırakıyorum.

Yazının devamını oku..

Aralık Pavyon

Çok sevdiğim yetenekli dostum Sevgili Korhan Erçin’in beğeniceğinizi düşündüğüm güzel bir hikayesini paylaşmak istedim.

“Cemil’imiz nemli bir İzmir akşamında Çankaya civarında adını burada bahsedemeyeceğimiz bir kamu bankasından kapanışlarını yapıp çıkmıştı. Şube müdürü ile muhabbeti iyi olmasına iyiydi ama okulu bitirirken klasik her gencin hayalindeki “yönetici olurum, güzel bir evlilik ve akla gelebilecek tüm hayallerin peşinden sürüklenme heyecanı” azalmış artık standart süreçleri içinde yaşayan bir insan olmuştu. Yine her iş çıkış akşamı olduğu gibi 28 yıldır aynı çatı altında yaşadığı annesi ve babası ile beraber oturduğu evine doğru ilerledi Cemil. Kravatı gevşetti. Liseli gençlerin okul çıkışı kravat seviyesine getirdi. Yaş biraz daha küçük olsa aslında bebeksi suratı ile liseli diyecek kızlar çıkabilir ama bu Cemil’in hoşuna gider mi veya takılacağı bir mevzu mu olur onu bilemem. Şubede geçen 6 yılını düşündü. Ne katmıştı kendisine, mutlu mudur? Gider gelir kafası. Aslında kafasını neye takacağını veya vereceğini de bilemedi Cemil. Eve gitmek, gitmemek. Alsancak Kordon’a gideyim dedi sonra. Orada 1-2 telefon, lise veya üniversite tayfasından 2-3 arkadaş; 1 tepsi midye kapatıp 2-3 bira ile kafayı uyuşturup bu geceyi de kurtarırız dedi. Ayaklar Çankaya – Basmane düzleminden Fuar kapısına dönmüşken Cemil’in aklına şeytan girdi. Daha önce gitmediğim bir yere gideyim diye düşündü. Psikolog vs birine gitmeyi hep düşünüp klasik Türk erkeği gururu ile gitmemişti. Buna benzer ne var diye düşündüğünde her zaman Çankaya’dan Basmane’ye geldiğinde cadde üzerindeki pavyonlar aklına gelmişti. “Buradaki kızlar ne de olsa dert dinleyip öğüt veriyorlar” diye düşündü Cemil. Psikologlar alınmasın, bu Cemil’in fikri yoksa böyle bir iddaamız yok. Cemil için 2-3 derdini anlatacağı ama iyi şeyler duyacağı insanlara ihtiyaç vardı ne de olsa. “Hadi değişiklik yapalım” dedi kendi kendine. İşin garibi o kadar yakın yerde çalıştığı halde bir defa kapısından girmemişti pavyonların. Ama o ışıklı tabelaları hep görmüştü. Araba tamircilerinin arasında renkli ışıklar ile saklanmış karanlık kapılardan yeni dünyalar açılır iç dünyalarına Cemillerin… Bu pavyonlar keyifli yerlerdir aslında. İçeride masaya oturduğunda masa donatılır. Rakılar, viskiler gelir gider. Hikayeler anlatılır. Bazen acı hikayeler, bazen klişe günlük hikayeler. Ama öyle bir anlatılır ki sanırsın o devlet memuru, oto tamircisi aslında gündüzleri dünyayı kurtarıyor, ölümcül hastalıklara derman buluyor. Bir de içki masasında o tanımadığın ama 10 dakikada samimi olduğun hanımefendi verdi mi gazı o suskun dilin olur bir geveze. O hanımefendi seni sözleri ile masajlar, rahatlatır, dinlendirir. İyi hissedersin çıkarken. “Ulan ben kurtardım bu dünyayı” dersin. Aslında o kadınlardır bu dünyanın sihri. Arkalarında yüzlerce dert olmasına rağmen sanki ülkeyi onlar yönetiyorlarmış gibi davranırlar. Seni patron hissettirirler ama onlar yönetirler tüm masayı, dolan ve boşalan kadehleri. Ve onların dertleri başlar sabaha karşı sen çıkarken kafa resetlenmiş.

Yazının devamını oku..

Kitapsız


kitapsız.001

Kitapsız

“Yakmak bir zevkti. Bazı şeylerin yitmesini, kararmasını ve değişmesini görmek özel bir zevk veriyordu. Avuçlarında, dev piton yılanını andıran bakır çinko alaşımı hortumla dünyaya zehirli gazyağı püskürtürken, kanının beyninde zonkladığını hissediyordu… Elleri, tarihin paçavralarını ve kömürleşmiş kalıntılarını yok etmek için ateş ve alevin tüm senfonilerini olağanüstü bir şekilde yöneten bir orkestra şefinin elleriydi. Duygusuz kafasında 451 numaralı sembolik başlığı, gözlerinde bundan sonra neler olacak düşüncesiyle turuncu alevler vardı.” (Ray Bradbury – Fahrenheit 451)

diye başlar Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451” kitabı. Eser, kitapların itfayeciler tarafından yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkayıcı şovlar izlediği ve kitap bulundurup düşünen insanların yok edildiği bir gelecekte geçer.  Evler artık yanmayan bir madde ile kaplandığı için, itfaiye yangın söndürmez, ama kitap yakar. Kitap adını, kağıdın 451 Fahrenheit’ta tutuşması gerçeğinden alır.  ABD’li yazar Ray Bradbury bu kitabı 1953 yılında yazar.

 fahrenheit451

Yazının devamını oku..

Fabrika Ayarlarına Dönüş Manifestosu

 

Fabrika Ayarlarına Dönüş Radikal

Her yıllanmış profesyonel filmin bir son sahnesi var. Son sahnede genellikle, işle güçle alakayı kesip deniz kenarına yerleşme, organik tarım ile uğraşma, bağcılık yapma, kafe açma, ekmek pişirme, üniversitede ders verme, kitap yazma, danışmanlık yapma, teknede yaşama, dünyayı dolaşma gibi aktivitelerin yer alması için evrene mesaj yollanıyor.

Hayata, temel insani fabrika ayarlarıyla başlıyoruz. Fakat zaman geçtikçe hayatın üzerimizdeki tasarruflarından dolayı  travmalar yaşıyoruz. (Ergenlik travmaları, aile travmaları, aşk travmaları, dost travmaları vb.) Yaşanan travmalar belleğimize kurulan programlar gibi, kaldırılsalar bile izlerini bırakıyor, hayatımızın geri kalan seyrine yön veriyor.

 

Yazının devamını oku..

Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi’nden

Charles Dickens – İki Şehrin Hikayesi’nden

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana – sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece ‘daha’ sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi.”