Yalnızlığa Övgü

Yalnızlık, virgüller gibi hareket eden  insanların olduğu bir toplumda nokta gibi davranıp hareketsizleşerek nefes almaktır.  İnsanın nefesini tutup ânı durdurarak düşünce nöbeti beklemek için iç dünyasına çekilişidir.

        Yalnızlık Ömür Boyu – MFÖ 

Yalnız kalmak, bir tepki değildir. Dolu dolu yaşamanın gerektirdiği bir tavırdır. 

Modern dünya yalnızlığımızı bozdu. Muhatap olduklarımızın üzerimizde bıraktığı izler, silinemez bir hâl aldı ve bizleri nefessiz bıraktı. 

Yalnız kalmayı isteyen, yalnız kalmayı bilen biri şahsiyetini korumak için ilk ve en önemli mühimmatı elde etmiş demektir.

Yalnız kalamayan insan, sürekli meşgul çalan bir telefon gibidir ama farkında değildir. 

Kendini aramak aklına bile gelmez. 

Rehberinde koca bir dünya vardır, ama kendisi yoktur. 

Kendini  bulmasın, görmesin ve hissetmesin diye; belleği  bünyesini tarumar eder, hafızası oyun oynar.  

Kendinle başbaşa kalamadığı her anda mutlu görünmek zorunda hisseder. 

Oysa mutsuzsan, mutsuzsundur. 

Nedir bu mükemmel görünme telaşı? 

Hiçbir ihtiyaçları olmadığını, her şeye sahip olduğunu, aşkların en güzeline ve pahaların en biçilmezine sahipmiş gibi yaşamanın bir bedeli olmayacak mı? 

Çok ağır bir bedeli var oysa: “Sen kendine dost değilsin.” 

İnsan, üzüntü yaşamadan sevinci tadamaz. Yalanla karşılaşmadan doğruyu bilemez. Çirkini görmeden güzeli keşfedemez. Sahteyle temas kurmadan hakikati hissedemez. İşte tam da böyle, yalnız kalmadan da kendiyle dost olamaz insan. 

Dost olmanın temel hassasiyeti nedir? 

Anlamak, dinlemek, tamir etmek, yara sarmak. 

Neden tüm bu eylemler bizden ‘öteki’ne doğru yapılan şeyler gibi anlatılır? 

İnsanın hiç mi kendini anlamaya, dinlemeye, tamir etmeye ve kendi yaralarını sarmaya ihtiyacı olmaz? 

Olur, hem de sık sık olur. 

Nasıl ki şefkat, merhamet, gönülden bir muhabbet ve nihayet sevgi gibi yüce davranışlar bir insandan başka bir insana akabildiği gibi, kişinin kendisine doğru da akabilir. Bunun için her şeyden önce, üzerine basa basa, yalnız kalmak gerekir.

Hani kitap okurken, gözlerin kelimelerin üzerinden süratle geçerken ansızın durur ve eline kalemi alıp çizersin ya, işte o çizdiklerine bir daha bak. 

Onlar sensin. 

Söylemek istediklerinin hepsi orada. 

Gölgelediğin, maskelediğin şeyler saklı o seslerde. 

O sesleri hep gizledin oysa. 

İnsan bir kitabı kendi için okumaz mı evvela? 

Bir cümlenin altını çizerken “Tam da beni anlatıyor” demez mi? 

Hep birileri sana, seni anlattı. 

Sen ne zaman kendini, kendine anlatacaksın? 

Hani geçen gün dinlediğin o şarkı, evet şu seni yıllar öncesine götüren melodiler, gönlünün hangi köşesinde sinmiş kalmış olanları bulup çıkarttı da gözlerin yaşardı? 

İlla mikrofon ve enstrümanlar mı gerekiyor saklı kıyılarındaki sandalı keşfetmene? 

Hani tek başına gitmek isteyip de bir türlü gidemedin, sonra hiç de kafalarınızın uyuşmadığı ama çok iyi dost göründüğün arkadaşınla gittiğin filmi hatırladın mı? 

Oradaki sahneyi mesela. Nasıl da şişmişti gözlerin. Ağlamaktan değil, ağlamamaktan. Oysa göğüs kafesine inen yol gayet açık ve net, sen sadece orada bir labirent var sanıyorsun.

Kitaplar, şiirler, müzikler, filmler, resimler derken hayatını anlamlı, doygun ve yoğun yaşadığını zannediyorsun. 

Kabul edelim mi artık, tüm bunlar başkalarına anlatmak, başkalarına göstermek için yaptığın şeyler. 

Sen yoksun, mükemmel biri var o eylemlerin içinde ve ne yazık ki sen o değilsin. Çünkü anlamlı yaşamayı şiar edinmiş, bilgelik dağına tırmanmayı göze almış insanlar nevalelerini nerelerden toplarlar biz pek bilmeyiz. 

Derin, sessiz ve yalnız yaşamayı çok iyi bilirler. 

Acıları gibi sevinçleri de bir iç kanama gibidir onların. 

İyi bilirler kendilerine neyin iyi geldiğini. Başkalarına iyi görünmenin yolcusu değil, kendine iyi gelmenin dervişidir onlar.

Freud’u en doğru anlamış insanları biri Zweig’tir. Ancak Zweig, Freud’a beslediği bu derin hürmetin yanı sıra Dostoyevski için  “psikologların psikoloğudur” demişti. 

Freud da Dostoyevski hakkında: “Dostoyevski olmasaydı eğer, psikanaliz biraz beklemek zorunda kalacaktı” demişti.… 

Peki ama neden? 

Bu soruyu insan ruhunun o meçhul derinliğine fener tutan Dostoyevski cevaplasın. Bu fenerden süzülen ışıklar, yalnız kalmaktan ürkenler ve hepimiz için gelsin: 

“Gerçekten mutsuz olabilir mi insan? Ah, mutlu olmaya gücüm varsa, hüzün ve felaketin ne anlamı olabilir? Biliyor musunuz, bir ağacın yanından geçeceksiniz, onu göreceksiniz ve mutlu olmayacaksınız ha, işte bunu aklım almaz! Sevdiğiniz bir insanla konuşacaksınız ve mutlu olmayacaksınız! Ah, anlatamıyorum… Kötü durumdaki bir insanın bile adım başı göreceği bu kadar çok güzel şey varken mi mutlu olamayacaksınız? Bir çocuğa bakın, güneşin doğuşuna bakın, bir otun boy atışına bakın, sizi seven insanların gözlerinizin içine bakışına bakın!” (Budala) 

Yani diyor ki yaşayın. Farkına vararak, doya doya, hissede hissede yaşayın. 

Bir taraftan insanın kendisiyle dost olmasından bahsediyor Dostoyevski, diğer taraftan da bir yalnızlığı işaret ediyor. 

Bir müze olarak ele alalım yaşamı. Bu müzeye, ömrümüzün çeşitli safhalarında yeniden ve yeniden girmemiz gerekiyor, bunu da biliyoruz. Her girişimizde hem hayata hem de kendimize dair çok şeyle karşılaşıyoruz. Bunları anlamlandırmak, bir yere koymak, ihtiyaç oldukça oradan çekip çıkarmak nedir yavaşça öğreniyoruz. Müzeyi her ziyaret edişimizden oldukça büyük bir lezzet alıyoruz. Her şey yerli yerine oturuyor, gönül kendi ferahlığını buluyor, genişliyor. 

“Bu müzeye evvela tek başına mı girmek isterdin yoksa birkaç kişiyle beraber mi? Onca gölge ve gürültü arasında müzenin sunduklarından hangisini heybene atabilirsin? Önce yalnız girmen gerekmez mi o müzeye? Hatta birçok ziyaretinde yalnız olman şart değil mi? Sonra, belki çok sonra sevdiğin bir dostunla yeniden gidip görebilirsin yaşam müzesini. Artık kendinle dost olabildiğin için bir başkasına da dostluğun iyi gelecek. Sen onu anlarken o da seni anlayacak, hikâyeleriniz birbiriyle buluşacak, yalnızlıktan koca bir dostluk çıkacak. Anlamaktan büyük dostluk var mıdır? Yoktur. O hâlde en kazık soru da şu olsa gerek: Kendini anlamayan kendine dost olur mu? Kendine dost olmayan başkasına ne olur?

Cevap biraz ağır olabilir: YÜK!

İlginçtir, tek başına vakit geçiremeyen insanların belki de en sarsıcı ortak özelliği çevrelerine yük olabilme potansiyeli taşımalarıdır. 

Sürekli konuşurlar, şikâyet ederler, planlar yaparlar ve paylaşırlar. 

Kim dinliyor, ne kadar kendini veriyor, nasıl çözüm sunuluyor hiç önemi yoktur. 

Bencillik bu tip insanların benzinidir. Şu koca dünyanın yalnızca kendileri için var olduğunu sanırlar. 

Dünyanın türlü zevkleri de onlar içindir hiç bitmeyen elemi, gamı, kederi de. 

Yeterince iğreti geldi mi? 

Geldi. 

İşte bu tip insan hiçbir zaman yalnız kalmayı bilmedi. Zaten hevesi de yoktu, çünkü çok korkuyordu. 

Tek başına bir şeyler yapan herkesten tiksindi, tuhaf buldu. 

Hayatının hiçbir noktasında “ben neden bir şeyi tek başıma halledemiyorum?” diye sormadı. 

Üstelik vücudu bazen bu sorunun peşine düşmesine ne kadar ihtiyacı olduğuna dair sinyaller de verdi: bağışıklık sisteminin çökmüş olması sebebiyle sürekli hastalanma, daima yorgun uyanma, unutkanlık, pişmanlık, öfke……

Geçmiş olsun!